Kur'an-ı Kerim nedir? Kur'an-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kur'an-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?

Kur'an-ı Kerim nedir? Kur'an-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kur'an-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?

Kur'an-ı Kerim nedir? Kur'an-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kur'an-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?
Haberler.com - Haberler | Gündem

Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara göre, ayetleri Allah tarafından Cebrail adındaki melek aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e vahiyler hâlinde indirilen bir kutsal kitaptır. Peki, Kuran-ı Kerim nedir? Kuran-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kuran-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?

Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara göre, ayetleri Allah tarafından Cebrail adındaki melek aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e vahiyler hâlinde indirilen bir kutsal kitaptır. Peki, Kuran-ı Kerim nedir? Kuran-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kuran-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür? İşte detaylar haberimizde...

KUR'AN-I KERİM NEDİR?

Kur'an (el-Kur'an) veya Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara göre, ayetleri Allah tarafından Cebrail adındaki melek aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e vahiyler hâlinde indirilen bir kutsal kitaptır. İslam inancında, Kur'ân, Muhammed'in gerçek bir peygamber olduğunu kanıtlayan, O'nun en önemli ve en büyük mucizesidir. İslam hukukunun (şeriat) oluşturulmasında hadis ile birlikte dayanak alınır ve Müslümanlar ibadetlerinde Kur'an'dan çeşitli bölümleri okurlar.

Müslümanlar, Kur'an yanında İncil, Tevrat ve Zebur'u da Allah tarafından insanlara gönderilen kutsal kitaplar olarak tanımlarlar. Ancak, diğer üç kitabın sonradan tahrif edildiğine, son kutsal kitap olan Kur'an'ın ise Kıyamet'e kadar Allah tarafından korunacağına inanırlar. Kur'an İslam'da ilk insan, aynı zamanda ilk peygamber olduğuna inanılan Adem'den itibaren gönderilen ilahi metinlerin tamamlayıcısı kabul edilir.

İslam öncesi Araplar ağaçlar, kuyular ve dağlara ilişkin kıssa ve mitolojiler kurgulamış, Safa, Merve, Ebû Kubeys, Arafat, Mina ve Müzdelifede bulunan kaya ve dağlara ilişkin kültler oluşturmuşlardır. Kur'an, bir kısım tapınmaları kaldırmasına rağmen kökleşmiş Arap mukaddesatıyla çatışmamış, aksine büyük oranda bu ritüelleri devam ettirmiştir.

9. yüzyılda İslam akait mezhepleri arasında Kur'an'ın ezeli ve ebedi olup olmadığı, bir diğer ifade ile yaratılmışlardan olup olmadığı konusu üzerinde büyük tartışmalar yaşanmıştır. Bazıları Kur'an'ın Allah ile birlikte ezeli olarak var olduğu, dolayısıyla yaratılmadığı görüşünü benimsemişler, akılcılığı ön plana çıkaran Mutezile mezhebi ise Kur'an'ın yaratılmış olduğu görüşünü benimsemiştir. Sufilere göre bu tartışma yapay ve yanlıştır.

KUR'AN-I KERİM TARİHİ NEDİR?

Hz. Muhammed kırk yaşına yaklaştığında kendisinde daha önce görülmeyen bazı haller ortaya çıkmaya başlamıştı. Hayatında benzerini yaşadığı rüyalar görüyor, nereden geldiğini anlamadığı sesler duyuyor, ışıklar farkediyordu (Müsned, I, 279). Yine bu yaşlarda iken yalnız kalma ve tefekküre dalma arzusuyla Hira mağarasına gitmeye ve orada azığı bitinceye kadar kalmaya başladı. Burada kendisinde ortaya çıkan yeni halleri anlamaya çalışıyor ve Allah'a ibadet ediyordu. Dört beş yıl kadar sürdüğü tahmin edilen (İbn Hişâm, I, 263-267; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 77-84) bu hazırlık döneminin ardından vahiy meleği Cebrâil ilk defa yanına gelerek ona "oku" dedi. "Ben okuma bilmem" cevabını verince melek onu kavrayarak iyice sıktı ve bıraktı. Sonra yine "oku" dedi. Hz. Muhammed yine, "Ben okuma bilmem" deyince melek yeniden onu sıktı ve bıraktı. Aynı cevap üzerine Cebrâil kendisini üçüncü defa sıkıp bıraktıktan sonra, "Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O kalemle öğretendir. O insana bilmediğini öğretti" meâlindeki âyetleri (el-Alak 96/1-5) okudu ve uzaklaşıp gitti. Dehşete kapılan Hz. Muhammed evine dönerek eşi Hatice'ye, "Beni örtünüz" dedi, bir süre dinlendi, kalkınca başından geçenleri ona anlattı. Hatice, Allah'ın kendisini yalancı çıkarmayacağını söyleyerek onu teskin etti. Ardından birlikte Hatice'nin amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e gittiler. Varaka Resûl-i Ekrem'e, kendisine gelenin daha önce Hz. Mûsâ'ya da gelen "nâmûs" (Cebrâil) olduğunu, tebliğe başladığında hayatta olursa kendisine uyacağını ve yardım edeceğini söyledi (Müsned, VI, 232; Buhârî, "Bed?ü'l-va?y", 3; Müslim, "Îmân", 252). Böylece Hz. Muhammed kendisinin peygamberlikle görevlendirildiğini anladı, Hatice de ona iman ederek ilk müslüman olma şerefini kazandı. Konu hakkındaki rivayetlerden ve Kur'an'ın ilgili âyetlerinden (el-Bakara 2/185; el-Kadr 97/1) çıkarılan sonuca göre Kur'an, Hz. Peygamber'e kırk yaşında iken 610 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde inmeye başlamıştır (Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 80). İlk vahiylerin sâdık rüyalar şeklinde olduğuna dair Hz. Âişe'den gelen rivayetteki "rü'yâ-yı sâdıka" ifadesi (Müsned, VI, 232; Buhârî, "Bed?ü'l-va?y", 3; Müslim, "Îmân", 252), Hz. Muhammed'i peygamberliğe hazırlayıcı gelişmeler olarak düşünülürse bu rivayet ilk inen âyetlerin "oku" emriyle başladığı şeklindeki bilgiyle çelişmemektedir. Vahyin Hz. Muhammed Hira mağarasında uykuda iken geldiğine dair nakiller ise (İbn Hişâm, I, 267-269; İbn Sa'd, I, 194-195) Buhârî ve Müslim'in rivayetleri karşısında yeterince güvenilir görünmemektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan âyetlerden herhangi birinin uykuda rüya yoluyla nâzil olduğunu gösteren açık bir delil bulunmamaktadır (Muhammed b. Muhammed Ebû Şehbe, s. 58). Hira dağında geçirilen inzivâ hayatından Hz. Muhammed'in bir peygamberlik beklentisi içerisinde olduğu sonucu da çıkarılmamalıdır. Nitekim Kur'an'da onun peygamberlik beklentisi içinde olmadığı ifade edilmektedir (el-Kasas 28/86).

Hadis kaynaklarında Kur'an'ın inişi hakkında farklı bilgiler verilmektedir. Süyûtî konuyla ilgili rivayetleri üç ana grupta ele almıştır. Birinci gruba göre Kur'an, Kadir gecesinde toplu olarak levh-i mahfûzdan dünya semasına (veya "beytü'l-izzet"e) inmiş, daha sonra yirmi veya yirmi üç yıl içinde parça parça Hz. Peygamber'e vahyedilmiştir. Süyûtî, senedlerini sahih gördüğü bu rivayetlerin muhtevasını daha uygun ve tutarlı bulur. İkinci grup rivayetlere göre Kur'an, her yılın Kadir gecesinde o yıl nâzil olacak miktarda dünya semasına indirilmiş, ardından gerektiği zaman gerektiği kadarı Resûl-i Ekrem'e vahyedilmiştir. Üçüncü grup rivayetlere göre ise Kur'an ilk defa Kadir gecesinde inmeye başlamış, daha sonra yirmi küsur yıl boyunca nüzûlü devam etmiştir. Ancak Süyûtî'nin konuyla ilgili olarak naklettiği rivayetlerin neredeyse tamamının başta İbn Abbas olmak üzere sahâbe sözü olması bunların büyük oranda şahsî kanaatler olduğunu göstermekte ve Kur'an'ın bir kerede veya birden fazla defada dünya semasına inişiyle ilgili görüşe şüphe ile bakılmasını mümkün kılmaktadır. Ayrıca mushaftaki bir âyet veya sûreye de Kur'an dendiği dikkate alındığında, Kur'an'ın ramazan ayında (el-Bakara 2/185) ve Kadir gecesinde (el-Kadr 97/1) nâzil olduğunu bildiren ifadelerden onun tamamının bu ayda ve gecede indiği sonucunu çıkarmak gerekmemektedir.

Alak sûresinin ilk beş âyetinin nüzûlünden sonra vahiy bir müddet kesilmiştir (Buhârî, "Bed?ü'l-va?y", 3). Bu dönemin süresi hakkında on beş gün ile üç yıl arasında değişen farklı müddetler nakledilmektedir. Ancak üç yıl gibi uzun bir süre olması vâkıayla örtüşmemekte, bu anlayışın üç yıl süren gizli tebliğ dönemiyle karıştırılmış olmasından kaynaklandığı akla gelmektedir. Fetret döneminden sonra gelen ilk vahiy Müddessir sûresinin ilk âyetleri olmuştur (Buhârî, "Bed?ü'l-va?y", 4, "Bed?ü'l-?al?", 7, "Tefsîr", 74, 96: Müslim, "Îmân", 73, 161; İbn Sa'd, I, 195). Uzun bir zamandan sonra ikinci bir kesinti Duhâ sûresinin nüzûlünden önce yaşanmıştır (bk. DUHÂ SÛRESİ).

Âlimler Kur'an'ın peyderpey indirilmesindeki hikmetler üzerinde durmuşlar ve bunun Hz. Peygamber'in şahsı ve ümmeti için sağladığı yararlardan söz etmişlerdir (Süyûtî, el-İt?an, I, 129-138). Toplumun vahye olan ilgisinin canlı tutulması, Resûl-i Ekrem'e olan bağlılığın vefatına kadar sürdürülmesi, eğitim ve uygulama kolaylığı sağlamak için hükümlerde tedrîciliğin gözetilmesi, toplum hayatındaki önceliklerin belirlenmesi, vahye karşı düşmanlık besleyenlere zaman tanınarak gönüllerinin kazanılması bunlardan bazılarıdır (Buhârî, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 6; Ateş, Kur'ân Ansiklopedisi, XII, 104-105).

Kur'an-ı Kerim nedir? Kur'an-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kur'an-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?

Alak sûresinin ilk beş âyetinin ilk inen âyetler olduğunda ittifak bulunmakla birlikte ilk inen sûrenin hangisi olduğu ihtilâflıdır. Fâtiha'nın Kur'an'ın ilk nâzil olan sûresi olma ihtimali yüksektir (Elmalılı, I, 7; VIII, 5943-5944). Müddessir, Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinin de ilk inen sûrelerden olduğu açıktır (Süyûtî, el-İt?an, I, 76-83). Medine döneminde nâzil olan ilk sûre ise Bakara'dır. Son inen âyetin hangisi olduğu da ihtilâflıdır. Bakara sûresinin 281. âyetinin son inen âyet olduğunu söyleyenler, Resûl-i Ekrem'in bu âyetin nüzûlünden dokuz veya seksen bir gece sonra vefat ettiğini nakletmişlerdir. Son nâzil olan âyetlerin Tevbe sûresinde yer aldığı (âyet 128, 129) ağırlıklı olarak kabul edilmektedir (Müsned, V, 134). Mâide sûresinin Vedâ haccı esnasında Arafat'ta nâzil olan, "Bugün size dininizi tamamladım ..." meâlindeki âyetinin (5/3) son inen âyet olduğu iddiası bu âyetten sonra borçlanma (el-Bakara 2/282), faiz (el-Bakara 2/278), usul ve fürûu bulunmayan kişinin mirası (en-Nisâ 4/176) konularıyla ilgili âyetlerin inmiş olması sebebiyle kabul görmemiştir. İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre Nasr sûresi son inen sûredir (Müslim, "Tefsîr", 21). En son Tevbe sûresinin nâzil olduğu da rivayet edilmiştir (farklı rivayet ve değerlendirmeler için bk. Zerkeşî, I, 298-300; Süyûtî, el-İt?an, I, 87-91).

Sûrelerin Mekkî ve Medenî olmasıyla ilgili görüşler arasında en fazla kabul göreni, indiği yere bakılmaksızın hicretten önce nâzil olan âyet ve sûrelerin Mekkî, hicretten sonra nâzil olanların Medenî sayılması gerektiği şeklindedir. Çünkü bu iki kavram kendine has şartları olan iki ayrı dönemi ifade etmektedir. Zerkeşî'ye göre sûrelerin seksen beşi Mekkî, yirmi dokuzu Medenî (el-Burhân fî ?ulûmi'l-?ur?ân, I, 281), Süyûtî'ye göre ise seksen ikisi Mekkî, yirmisi Medenî ve on ikisi ihtilâflıdır (el-İt?an, I, 33). Ancak günümüzde yaygın olan görüşe göre sûrelerin seksen altısı Mekkî, yirmi sekizi Medenî'dir. Bazı Mekkî sûreler içinde Medenî âyetler, Medenî sûreler içinde Mekkî âyetler bulunmaktadır. Kur'an'ın Mekkî olan âyetlerinde daha çok inanç konularından, müşriklerin içine düştüğü çelişkilerden, geçmiş ümmetlerin başına gelen hadiselerden, ahlâkî ve insanî değerlerden bahsedilmiş olup bu âyetler çoğunlukla kısa ve şiirsel bir anlatıma sahiptir. Buna rağmen Rahmân sûresi gibi bazı Medenî sûrelerin Mekkî sûrelerdeki üslûbu taşıdığı da görülmektedir.

Kur'an kendisinden bahsederken birçok yerde "el-kur'ân" ve "el-kitâb" kelimelerini kullanmıştır. Bu isimler onun hem okunan hem yazılan bir vahiy olduğuna işaret etmektedir. Hz. Peygamber gelen vahiyleri öncelikle insanlara tebliğ ediyor, ardından bunu vahiy kâtiplerine yazdırıyordu. Yazılı kültüre uzak olan Araplar güçlü ezberleme kabiliyetleri sayesinde nâzil olan âyet ve sûreleri ezberlemekte bir sıkıntı çekmiyorlardı. Arap yazısının iptidai oluşu ve okuma yazma bilenlerin azlığı gibi sebeplerle yazma işi az sayıda müslümanla sınırlı kalıyordu. Mekke döneminin sonlarından itibaren okuma yazma öğrenenlerin sayısında artış görülmüş, özellikle Medine döneminde hem yazı malzemesi hem de yazı bilenlerin sayısı çoğalmıştır. Ticaretle uğraşan, bilhassa ülkeler arası ticaret yapan Mekkeliler'de okur yazar sayısı Medineliler'e göre daha yüksekti. Nitekim kırk kadar vahiy kâtibinin çoğu Mekkelidir. Resûl-i Ekrem, Medine'de okuma yazma bilen sahâbîleri yazı öğretmeleri için görevlendirmiştir. Abdullah b. Saîd b. Âs, Ubâde b. Sâmit (Müsned, V, 215) ve Hafsa bint Ömer (Müsned, VI, 372; Ebû Dâvûd, "?ıb", 18) bu maksatla görevlendirilenler arasında yer alır. Nâzil olan âyetlerin Mekke döneminin ilk yıllarından itibaren yazıldığına dair bizzat Kur'an'da (meselâ bk. el-Furkan 25/5; et-Tûr 52/1-3; Abese 80/11-16; el-Beyyine 98/2), hadis kaynaklarında (Müsned, III, 12, 21, 39, 65; Buhârî, "Cihâd", 129, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 4; Müslim, "İmâre", 24/92-94, "Zühd", 16/72; İbn Mâce, "Cihâd", 45; Tirmizî, "Tefsîr", 10) ve tarih kitaplarında bilgiler bulunmaktadır. Müslümanların sayıca az olduğu ilk birkaç yılda vahyin yazdırılmamış olabileceği düşünülse bile bu bir mahzur teşkil etmemiştir. Çünkü bu dönemde inen sûreler, gerek çok kısa olmaları gerekse üslûp özellikleri dolayısıyla Resûl-i Ekrem ve sahâbîler tarafından kolayca ezberlenmekte ve okunmaktaydı. Vahyin erken dönemlerden itibaren yazıldığına dair en önemli delillerden biri Hz. Ömer'in müslüman olması hadisesidir. Ömer, kız kardeşi ve eniştesi yazılı bir metin üzerinden Tâhâ sûresini okumakta iken onların yanına girmiş, okudukları metni istemiş ve gusül abdesti aldıktan sonra bunu okumuştur (İbn Hişâm, I, 370-373).

Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen vahiy kâtipleri nâzil olan âyetleri mevcut malzemeler üzerine yazıyorlardı (Buhârî, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 4). Bu malzemeler çok çeşitli olup en meşhurları develerin kürek ve kaburga kemikleri (azm), tabaklanmış deri parçaları (edîm), yaprak taşlar (lihâf), hurma dallarının uygun yerleri (asib), seramik parçaları (hazef), tahta (kateb), parşömen (rakk) ve papirüslerdir (kırtâs; vahyin yazıldığı malzeme için bk. Müsned, V, 185; Süyûtî, el-İt?an, I, 185-186; Hamîdullah, Kur'ân-ı Kerîm Tarihi, s. 43). Yazılan metinlerin Resûl-i Ekrem'in veya vahiy kâtiplerinin yanında muhafaza edildiği konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte Resûlullah'ın, yazıya geçirilen vahyin başka kişilerce de yazılıp öğrenilmesi için vahiy kâtiplerinin yanında kalmasına izin verdiği anlaşılmaktadır (Heysemî, I, 152).

Kur'an âyetlerinin Hz. Peygamber'in sağlığında bir araya getirilerek kitap şeklini aldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. O dönemde Kur'an'ın iki kapak arasına alınmamasının asıl sebebi Resûlullah hayatta olduğundan vahyin ne zaman kesileceğinin bilinmemesidir. Ancak ramazan aylarında Resûl-i Ekrem ile Cebrâil'in o güne kadar inen âyetleri birbirlerine karşılıklı olarak okumaları (arza) uygulamasından (Buhârî, "Bed?ü'l-?al?", 6) Kur'an'ın bir kitap şeklini alma yolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde Zeyd b. Sâbit ile Übey b. Kâ'b gibi sahâbîlerin bu okumaları yakından takip ettikleri belirtilmektedir (Müsned, V, 117; Hâkim, II, 225). Özellikle Resûl-i Ekrem'in vefat ettiği yılın ramazan ayındaki son okuyuş karşılıklı olarak ikişer defa gerçekleşmiş, böylece mushaf ortaya çıkmıştır (Buhârî, "Bed?ü'l-va?y", 5, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 7, "İ?tikâf", 17, "Menâ?ıb", 25; Müslim, "Fezâ?il", 50, "Fezâ?ilü'?-?a?âbe", 98, 99; Nesâî, "?ıyâm", 2). Hz. Peygamber'in sağlığında Kur'an'ın tamamını ezberleyenlerin sayısı konusunda farklı rivayetler vardır. Enes b. Mâlik'ten gelen bir rivayette bunların dört veya beş kişi olduğu ifade edilmişse de diğer rivayetlerden bu sayının onu aştığı anlaşılmaktadır (bk. HÂFIZ).

Son okumada tertibi belirlenen ve pek çok sahâbî tarafından bu son şekliyle yazılıp ezberlenen Kur'an okunmaya devam ederken Yemâme savaşı ile diğer bazı savaşlarda hâfız sahâbîlerden bir kısmının şehid olması (Buhârî, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 3) Hz. Ömer'i telâşlandırarak harekete geçirmiştir. Buhârî'nin el-Câmi?u'?-?a?î?'inde uzun uzadıya anlatıldığına göre Kur'an'ın toplanması (cem') fikrini Halife Ebû Bekir'e açan Ömer bu hususta onu ikna etmiş, Hz. Ebû Bekir de bu görevi Zeyd b. Sâbit'e vermiştir. Yapılan duyuruyla, yanlarında yazılı Kur'an nüshaları ve parçaları olanların bu metinlerin Kur'an âyetleri olduğuna dair iki şahitle birlikte görevli heyete başvurmaları istenmiştir. Zeyd ve diğer heyet üyeleri son okumayı da dikkate alarak ashabın getirdiği yazılı metinleri kontrol etmiş ve yazmışlardır. Tevbe sûresinin son iki âyetiyle (9/128-129) Ahzâb sûresinin 23. âyeti sadece Huzeyme b. Sâbit el-Ensârî'de bulunmuş, Hz. Peygamber'in onun şahitliğini iki kişinin şahitliğine denk tutması dolayısıyla yalnız bu âyetler tek şahitle kabul edilmiştir (Buhârî, "A?kâm", 37; "Tefsîr", 22/3). Ancak Tevbe sûresindeki bu iki âyetin son inen âyetlerden olması sebebiyle hâfızalarda taze olduğundan diğer sahâbîler bu âyetlerin varlığını ezberleriyle desteklemişlerdir. Böylece Kur'an yazılı malzeme ve ezber yardımıyla eksiksiz olarak toplanmış ve Hz. Ebû Bekir'e teslim edilmiştir. İki kapak arasındaki bu derlemeye "mushaf" adı verilmiş, bu kitap Ebû Bekir'den sonra Ömer'e, onun vefatı ile kızı ve aynı zamanda Resûlullah'ın eşi olan Hafsa'ya intikal etmiştir (Buhârî, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 3, 4, "Tevbe", 20; İbn Ebû Dâvûd, s. 6, 8, 30-31). Hz. Ebû Bekir'in tâlimatıyla cemedilen Kur'an başta Hz. Ömer ve Ali olmak üzere bütün sahâbenin onayını almış (icmâ), kimseden bir itiraz gelmemiştir (Ebû Abdullah es-Sayrafî, s. 355-357). Resûlullah'ın vefatından sonra Hz. Ali'nin evinden çıkmayıp Kur'an'ı şahsî gayretiyle cemetmesi farklı şekilde yorumlanmışsa da Ebû Bekir tarafından gerçekleştirilen çalışmayı Hz. Ali'nin takdirle karşıladığı bilinmekte (İbn Ebû Şeybe, VI, 148; İbn Ebû Dâvûd, s. 10), Şîa'nın mutedil kolları da Hz. Ebû Bekir zamanında cemedilen Kur'an'la Resûl-i Ekrem'e inen metin arasında fark bulunmadığına inanmaktadır (M. Hüseyin Tabâtabâî, s. 130-133; Karataş, s. 55-71, 221-228). Hz. Ebû Bekir'in bu mushafı tedbir olarak muhafaza edilmiş, sahâbîler de kendi nüshalarına ve ezberlerine göre okuyuşlarını sürdürmüşlerdir. Ancak Resûlullah'ın hayatının sonlarına doğru oluşan tertibe göre ezberler yapıldığı ve bazı şahsî nüshaların meydana getirildiği muhakkaktır.

Hz. Ömer ve Osman devrinde artan fetihlerle genişleyen İslâm coğrafyasında Araplar'ın dışındaki müslümanlar, kendi bölgelerinde meşhur olan sahâbînin mushaf ve kıraatiyle Kur'an'ı öğrenip okuyor, muhtemelen bu mushaflardan kendileri için özel nüshalar çıkarıyorlardı. Bu uygulama devam ederken "yedi harf" ruhsatına ve Arap dilinin yapısına bağlı olarak ortaya çıkan bazı kıraat farklılıklarını doğru biçimde değerlendiremeyenler bunu önemli bir ihtilâf sebebi olarak gördüler ve ciddi tartışmalar başlattılar (Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 48-49). Buhârî'nin Enes b. Mâlik'ten naklettiği rivayete göre Azerbaycan ve Ermenistan fethine katılan ordunun kumandanı Huzeyfe b. Yemân, Suriyeli ve Iraklı askerler arasındaki kıraat ihtilâfını görünce endişelendi; Halife Osman'ın yanına gelerek konuya bir çözüm bulmasını teklif etti. Muhtemelen başka şikâyet ve ihtilâfları da göz önünde bulunduran Osman (meselâ bk. Dânî, el-Mu?ni?, s. 17; Süyûtî, el-İt?an, I, 187-188), Hafsa'nın elindeki Ebû Bekir mushafını çoğaltarak belli başlı merkezlere göndermeye karar verdi. İstinsah ve çoğaltma işi için başkanlığını yine Zeyd b. Sâbit'in yaptığı Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm'dan oluşan bir heyeti görevlendirip yazımda ihtilâfa düştüklerinde Kur'an'ın nâzil olduğu Kureyş lehçesini esas almalarını emretti. Yardımcılarla birlikte üyelerinin sayısı on ikiye ulaşan heyet çalışmalarını başarıyla tamamladı ve orijinal nüsha Hafsa'ya iade edildi. 25-30 (646-651) yılları arasında gerçekleştirilen bu çalışma sonunda (Keskioğlu, s. 161-162) çoğaltılan yedi (veya dört, beş, sekiz) Kur'an nüshası birer kari ile birlikte Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn'e gönderilmiş, bir nüsha da Medine'de bırakılmıştır (Dânî, el-Mu?ni?, s. 19; Zerkeşî, I, 334; Süyûtî, el-İt?an, I, 189-190). Hz. Osman bunların dışında yazılmış Kur'an sayfalarının ve özel mushafların imha edilmesini emretmiştir (Buhârî, "Fezâ?ilü'l-?ur?ân", 2, 3). Kur'an'ın çoğaltılmasında esas alınan önemli iki husustan biri sûrelerin sıralamasının son okuyuşta ortaya konan şekle göre yapılması, diğeri ise değişik okuyuşlara müsait olan lehçe farklılıklarının terkedilerek Kureyş lehçesinin esas alınmasıdır (bk. KIRAAT).

Hz. Osman'ın mushafı çoğaltma işine ashap ve tâbiînden karşı çıkan olmamıştır. Abdullah b. Mes'ûd ile ilgili olarak zikredilen rivayete göre İbn Mes'ûd, yapılan işten ziyade heyetin başkanlığına Zeyd b. Sâbit'in getirilmesini uygun görmemiş, fakat daha sonra Hz. Osman'ın uygulamasına tâbi olmuştur (Müsned, I, 389; Tirmizî, "Tefsîr", 10; Ebû Abdullah es-Sayrafî, s. 361-374; Zehebî, I, 487-488). Bazı Şiî gruplarının kanaatlerinin aksine Hz. Ali de Halife Osman'ın yaptığı işi onaylamış ve savunmuştur (İbn Ebû Dâvûd, s. 21-22; Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 52; Dânî, el-Mu?ni?, s. 18; Zerkeşî, I, 329, 334). Çoğaltılarak çeşitli beldelere gönderilen Kur'an nüshaları büyük kabul görmüş, Kur'an öğretimi bu nüshalara göre yapılmış, bazı Kur'an nüshalarıyla kıraatlerde yer alan ve resmî mushaf hattına uymayan yedi harf ruhsatına bağlı okuyuşlar şâz kıraatler olarak nitelendirilip terkedilmiştir.

Ancak bu mushaflara rağmen zaman zaman okuma güçlükleri ve ciddi okuma yanlışları da olmuştur. Bunun temel sebebi Hz. Osman'ın mushaflarında noktaların ve harekelemenin bulunmayışıydı. Bu meseleyi çözmek için ilk harekete geçen yönetici, Halife Abdülmelik b. Mervân'ın Irak valisi Ziyâd b. Ebîh olmuştur. Ziyâd, Ebü'l-Esved ed-Düelî'den yanlış okumaların önlenmesi için çare bulmasını istemiştir. O da emrine verilen bir kâtiple birlikte mushafı baştan sona kadar harekelemiş, fetha için harfin üstüne kırmızı mürekkeple bir nokta, esre için altına bir nokta, ötre için önüne bir nokta koydurmuş, tenvin ise iki nokta ile gösterilmiştir (İbnü'n-Nedîm, s. 45-47; Dânî, el-Mu?kem, s. 3). Kur'an'ın harekelenmesi büyük ölçüde okuma kolaylığı getirmişse de yanlışların tam olarak önüne geçilememiştir. Çünkü Arap dilini ve Kur'an'ı yeni öğrenenlerin benzer harfleri birbirinden ayırmadaki güçlükleri devam etmiştir. Irak Valisi Haccâc, buna çözüm bulmak üzere İbn Ya'mer ve Nasr b. Âsım'ı görevlendirmiş, onlar da Ebü'l-Esved'den öğrendikleri noktalama işaretlerini Kur'an'a uygulamışlardır. Bu şekilde yazılan mushaflar İslâm âlemine hızlı bir biçimde yayılmıştır (Dânî, el-Mu?kem, s. 6-7). Halîl b. Ahmed ise günümüzde kullanılan harekeleri ve diğer noktalama işaretlerini geliştirerek bu çalışmalara son şeklini vermiştir (Zerkeşî, I, 349-350; ayrıca bk. ARAP [Yazı]; MUSHAF).

KUR'AN-I KERİM TÜRKÇE MEALİ?

Fatiha Suresi Meali;

Mekke döneminde inmiştir. Yedi âyettir. Kur'an-ı Kerim'in ilk sûresi olduğu için "başlangıç" anlamına "Fâtiha" adını almıştır. Sûrenin ayrıca, "Ümmü'1-Kitab" (Kitab'ın özü) "es-Seb'ul-Mesânî" (Tekrarlanan yedi âyet) , "el-Esâs","el-Vâfiye", "el-Kâfiye", "el-Kenz", "eş-Şifâ", "eş-Şükr" ve "es-Salât" gibi başka adları da vardır. Kur'an'ın içerdiği esaslar öz olarak Fâtiha'da vardır. Zira övgü ve yüceltilmeye lâyık bir tek Allah'ın varlığı, onun hâkimiyeti, tek mabut oluşu, kulluğun ancak O'na yapılıp O'ndan yardım isteneceği, bu sûrede özlü bir şekilde ifade edilir. Fâtiha sûresi, aynı zamanda baştan başa eşsiz güzellikte bir dua, bir yakarıştır.

KUR'AN-I KERİM TÜRKÇE MEALİ İÇİN TIKLAYINIZ!

KUR'AN-I KERİM'DE KAÇ AYET BULUNMAKTADIR? (DİYANET)

Bilindiği gibi âyet, Kur'an cümlelerine verilen isimdir. Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamberden günümüze hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiştir. Ancak Kur'an-ı Kerim üzerinde noktalama çalışmaları yapılırken âyetlerin bölünüp numaralandırılmasında bazı küçük farklılıklar olmuş; söz gelimi, bazı âlimlerin müstakil âyet olarak belirlediği bir ibare bazı âlimlerce iki âyet olarak düşünülmüş; böylece âyetlerin numaralandırılması konusunda küçük farklılıklar ortaya çıkmıştır.

Her ne kadar halk arasında Kur'an'daki ayet sayısının 6666 olduğu yönünde yaygın bir söylem varsa da doğrusu bu rakamın 6236 olduğudur.

KUR'AN-I KERİM KAÇ SAYFA, KAÇ AYET, KAÇ CÜZDÜR?

Kur'an-ı Kerim'in ilk 4 sayfası girişten ve süslemelerden oluşmuştur. Bu sayfalar sayılmazsa Kur'an 600 sayfadan oluşmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de oluşan ana bölümlere ise sure adı verilir. Sureleri oluşturan her bir cümle ise ayettir. Kur'an-ı Kerim 114 sure, 6666 ayet, 30 cüz'den oluşur.

Kur'an-ı Kerim Fatiha Suresi ile başlar ve Nas Suresiyle sona erer.

ETİMOLOJİ

Kur'ân sözcüğü Arapça okudu anlamındaki qarâ'â sözcüğünün üç harfli mastarıdır, "okunan şey" veya "okumak"; Kerîm ise "soylu, asil" ve "eli açık, cömert" anlamlarına gelir. Ayrıca "Kur'ân" kelimesi Kur'ân'da "okunan, okuyuş, okuma" "ekli, katlı, derli" anlamında da kullanılmıştır.

Biz onu, akıl etmeniz için Arapça "okunuş"la indirdik. (Yusuf Suresi: 2)

Kur'ân okuyacağında kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığın. (Nahl Suresi: 98)

Kur'ân okunduğunda onu işitin de durup düşünün ki merhamet olunasınız. (A'râf Suresi: 204)

Şüphesiz, bu Kur'an en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjdelemektedir. (İsrâ Suresi: 9) Kur'ân'dan indirir olduklarımız, inananlara şifâ ve rahmettir. (İsrâ Suresi: 82)

"Kur'ân" için "El-kitap" (Bakara: 1,2), "el-Furkân" (Furkân Suresi: 1), "ez-Zikr" (Hicr Suresi: 9), "en-Nûr" (Nisâ Suresi: 174), gibi kelimeler de kullanılmıştır.

Dini anlatımlarda Furkân-ı Hâkim, Mushâf-ı Şerif, Kelâmullah, Kitâbullah gibi isimlerle de anılır.

PEYGAMBERLİK DÖNEMİ TARİHÇESİ

İnanca göre Kur'ân Muhammed'e 610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesi'nde Mekke'deki Nur Dağı üzerindeki Hira Mağarası'nda indirilmeye başlanmış, vahyin 13 yılı Mekke, 10 yılı da Medine dönemi olmak üzere 23 yıl sürmüştür. Buna göre Mekke'de indirilen ayetlere "Mekkî", Medine'de indirilenlere ise "Medenî" olarak adlandırılmıştır. İlk inen ayetin de Yaratan Rabbinin İsmi ile oku. İnsanı bir pıhtıdan yarattı. Oku ve senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalem ile insana bilmediği şeyleri öğretti. (Alak: 1-5) ayetleri olduğuna inanılır.

Kur'ân, vahiy kâtipleri tarafından zaman zaman deri, kemik gibi çeşitli nesneler üzerine yazıya geçirilmekle birlikte, tamamının Muhammed hayattayken yazıya geçirilip geçirilmediği konusu tartışmalıdır.

MEKKE

Mekki ayetler hacimsel olarak Kur'ân'ın 2/3 kısmını oluşturur. Bu dönemde ayet ve surelerin hemen yazıya geçirilmesi gibi bir uygulama olmadığı için sözlü olarak ezberlenmiştir. Daha sonraki hicrete yakın birkaç yıl ile Medine dönemi olarak ifade edilen yazım döneminde ayetler kayda geçirilmiştir.

Nuh'un gemisi, Zübdetü't-Tevarih. Gılgamış Destanı Tevrat ve Kur'an'da yeniden yorumlanır.

İçerik: Mekkî âyet ve sureler İslam inanç ve ahlâkı ile ilgili konuları kapsar; Allah'ın birliğine, meleklere, peygambere, kitaplara ve Âhiret Günü'ne iman gibi konular işlenir, Allah ile eş tutulan putlar reddedilir, İman, ölüm, hayat, kıyamet, âhiret, cennet, cehennem gibi konular eski kavimlerin başlarına gelenler üzerinden işlenir. O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de bir şeriat kıldı" ayetiyle Kur'ân'ın Âdem'den itibaren devam eden tevhid dini ve vahiy zincirinin devamı olduğu vurgulanmıştır. (Şura: 13)

MEDİNE DÖNEMİ

Medine döneminde ibâdetler, insanlar arası ilişkiler, toplumsal düzenlemeler, ahlakî kurallar ile ilgili âyetler Kur'an'a girer. Bunun yanında bu hükümleri uygulayacak yeterli askeri ve yaptırım gücüne ulaşan islam toplumunda islami literatürde adına sebeb-i nüzul denilen olaylar ve sorunları çözümleme ve yönetme amacıyla şer'i hukukun kuralları, anlaşmalar, barış ve savaş (cihad) ayetleri Kur'an'a katılır. Bu dönemde Muhammed yönetiminde, küçük bir site İslâm Devleti, Medine'de oluşmuştur.

KUR'AN-I KERİM ORJİNALLİĞİN KORUNMASI

İlk zamanlar vahiy kâtipleri tarafından papirüs, deri ve kemik üzerine yazılarak saklanan Kur'an ayetlerinin ilk nüshaları bulunmamaktadır.

Günümüz İslam coğrafyasında birbirinden küçük ayrıntı ve anlam farklılıkları barındıran değişik Kur'an nüshaları bulunmakta ve kullanılmaktadır. Müslüman alimlerin çoğunluğu, günümüz metninin Muhammed'in okuması ve hatta yazdırması ile oluşan Kur'an metni olduğuna inanırlar. Batılı araştırmacılar Kur'an'ın orijinal metninin korunup korunmadığı konusunda farklı yaklaşımlara sahiptirler.

Güncel metinler üzerinde yapılan bir çalışmayla Kur'an metninin 19 sayısının tam katları üzerine tasarlandığını ve bu sistemin kanıtlaması üzerinden Kur'an metninin değişikliklerden korunarak günümüze kadar korunduğunu savunan bir tezdir. Bu sayının sistemin dayanağı olarak Müddessir suresinin 30. ayeti gösterilir. Bu tezin savunucuları, 14 asırdır anlamları anlaşılmayan başlangıç harf setlerinin de bu sistem yoluyla açıklandığı kanaatindedirler.

Kur'an-ı Kerim nedir? Kur'an-ı Kerim meali, Türkçe meali nedir? Kur'an-ı Kerim kaç sayfa, kaç ayet, kaç cüzdür?

İSLAM TOPLUMUNDAKİ YERİ

Geleneksel anlayışta Kur'ân abdest alınarak tutulur. Bunun sebebi Vakıa Suresi 79. ayetinde "O'na (Kur'ân'a), ancak tertemiz olanlar dokunabilir." denilmesidir.[65] Kur'ân'ın bütün metnini ezberleyen kişiye hâfız denir. Kur'ân'ı düzgün bir sesle okumaya tilavet denir.

Müslümanlar günlük ibadet olan namazı kılabilmek için Kur'ân'dan en azından birkaç âyeti ezbere bilmek zorundadırlar: Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun, salâtı ikâme edin/namazı kılın. (Müzzemmil Suresi : 20)

Şeriat ve fıkıhta;

Birincil kaynak olarak Kur'ân'a dayandırılan şeriat kanunları kadın-erkek ilişkileri, savaş, evlilik, boşanma, miras paylaşımı, şahitlik gibi birçok konuda konulan kurallar ile yüzyıllar boyunca İslam toplumlarını ve sosyal hayatı düzenleyici etkiler yapmıştır. Kur'an'da kadın giyimi ile ilgili emir kipi ile ifade edilen cümlelerde kadın giyimi ile ilgili net bir çerçeve çizilmemesi, İslam'da kadın giyiminin yüzyıllar boyunca tartışılan, bir uçta kadının sadece cinsel organlarını örtmesini yeterli gören, diğer uçta kadının el ve yüzler dahil bütün bedeninin örtülmesini zorlayan[66] anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İslam fıkıh mezhepleri Kur'an'ı dinin birincil kaynağı olarak kabul ederler.

Afganistan'da Devrimci Kadın Birliği'nin 26 Ağustos 2001 günü gizlice kayda aldığı görüntülerde bir kadın, burkasını açtığı için iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün men edilmesinden sorumlu din polislerince halk ortasında sopayla cezalandırılıyor.

Kur'an'a göre başlıca suçlar ve cezalandırma şekilleri şunlardır:

Zina: Kur'an'a göre 100 sopadır. Zina yapan cariye ise o zaman da bu cezanın yarısı kadar ceza alır. Ancak şeriatta hadislere göre bekarlara 100 sopa evlilere ise recm cezası uygulanır. Şeriat yasalarında tecavüz (ırza geçme) gibi bir suç tanımı bulunmamaktadır.

Hırsızlık: Hırsızlık eyleminde sağ elden başlayarak, ellerinden bir tanesinin kesilmesi şeklindedir.

Kazf: İffetli kadına yapılan zina isnadı, 80 sopa ile cezalandırılır ve şahitliği kabul edilmez. (Ayrıca bkn: İfk Olayı)

Yol kesme: Eylemlerinin çeşidine ve ağırlığına göre sağ el ve sol ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, hapsedilme veya sürgün cezaları verilir.

Öldürme ve yaralama suçları: Kısas uygulanır. Kısas cana can, göze göz, dişe diş, hüre hür, köleye köle, kadına kadın gibi doğrudan suçu işleyen kişi ya da kabile toplumlarında ait olduğu kabilenin işlenen suçun aynısı bir karşı eylem ile cezalandırılması anlamına gelmektedir. Kabile toplumunun adalet anlayışında öldürülen kişi için karşı tarafta öldürülen kişiye eşit statüde bir kişi (kadınsa kadın, köleyse köle vb.) öldürülmekteydi.

"Öldürülen insanlar konusunda size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, esire karşı esir, kadına karşı bir kadın. Kim, öldürülenin kardeşi tarafından bir bedel karşılığı bağışlanırsa, örfe uysun ve bedeli güzelce ödesin."(Bakara 2/178)

Uygulama Bakara (2/178) ayetine göre yapılır. Ancak ayette geçen "kadına kadın" ifadesinin neshedilmesi ve ayette geçmediği halde Müslüman birisinin Müslüman olmayan bir kişiyi öldürdüğünde kısas uygulanıp uygulanmayacağı konuları tartışmalıdır. Şeriat yasalarına göre köle bir insan hür bir insanı öldürdüğünde kısas yapılır, ancak hür bir insan bir köleyi öldürdüğünde kısas yapılamaz. Abdülaziz Bayındır'a göre ilgili ayet ile Tevrat hükümlerinden dişe diş, göze göz, kulağa kulak, buruna burun ve yaralamalarda misliyle karşılık verme gibi kısas hükümleri kaldırılmıştır.

Otokratik yönetimler, şeriat ve itaat kültürünün ön planda olduğu, bireysel özgürlük ve değerler anlayışının gelişmediği toplumlarda, Kur'an'ın mutlak bir inançla Allah'ın emir ve yasaklarından oluştuğu anlayışının sürekli olarak toplumsal belleğe işlenmesi, tesettür ve zorunlu ibadet kurallarına aykırı davranan bireylere karşı dinsel zorbalığın ve kadına yönelik şiddetin İslam coğrafyasında yaygın olarak görülmesi sonucunu doğurur.

Kur'ân'ın mucize olduğu inancı;

Kur'an mucizesine kanıt olarak ileri sürülen ayetlerden, Meryem, taze hurma için hurma ağacını silkeliyor, Yalancı-Matta İncilinde anlatılan efsane[76] Kur'an'da da tekrarlanır.

Müslümanlar arasında Kur'ân'ın harf, kelime sayıları, anlatım özellikleri, gelecekten ve bilimsel keşiflerden haber verme gibi değişik alanlarda büyük mucize örnekleri sergilediğine ve Kur'ân'ın bu sebeplerle taklit edilemeyeceğine inanılır. İ'caz-ül-Kur'ân, Kur'an'ı dil, anlatımda estetik, bilim tarafından daha sonraları bulunan ve açıklanan konuların Kur'an tarafından, hiç kimsenin bilmediği bir dönemde ortaya konulmuş olduğu gibi konuları araştırır, mucize oluş iddialarını ve bunun dayanaklarını inceler.

Haber Yorumları
500
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Haberler.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.

Manşet Haberler

title