126 Türk’ün katledildiği vahşetin canlı tanığı Aşır, Muratağa-Sandallar Katliamı’nın yıl dönümünde yaşadıklarını İHA’ya anlattı:
Kıbrıs Türk halkının hafızasına kazınan Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamının canlı tanığı Ahmet Aşır, 14 Ağustos 1974’te EOKA mensuplarınca gerçekleştirilen insanlık dışı vahşeti İHA’ya anlattı.
Kıbrıs Türk halkının hafızasına kazınan Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamının canlı tanığı Ahmet Aşır, 14 Ağustos 1974'te EOKA mensuplarınca gerçekleştirilen insanlık dışı vahşeti İHA'ya anlattı. İkinci Barış Harekatı'nın başlamasıyla kaçan Rumların, en küçüğü 16 günlük, en yaşlısı 95 yaşında olan 126 savunmasız sivili katledip çöplüğe gömdüğünü belirten Aşır; babasının köpeği sayesinde katliam çukuruna ulaşarak yaşadığı acıyı ve uluslararası kamuoyunun gözü önünde cezasız kalan bu soykırımı gözler önüne serdi.
Muratağa-Atlılar-Sandallar Şehitlerini Yaşatma Derneği Başkanı Ahmet Aşır, 14 Ağustos 1974'te EOKA mensuplarınca Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde gerçekleştirilen katliamı İHA'ya anlattı. Katliamdan sağ kurtulan Aşır, yaşananların yalnızca üç köyün değil, Kıbrıs Türk halkının hafızasına kazınan bir insanlık suçu olduğunu söyledi. 14 Ağustos 1974'te EOKA mensupları tarafından Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde gerçekleştirilen katliamda, en küçüğü 16 günlük, en yaşlısı 95 yaşında olmak üzere silahsız 126 Kıbrıs Türkü öldürüldü. 1960 nüfus sayımına göre toplam nüfusu 248 olan üç köy peş peşe basıldı. Muratağa ve Sandallar köylerinde öldürülen siviller aynı toplu mezara gömülürken, mezardan 89 kişinin cansız bedeni çıkarıldı. Katliamın izleri, Türk birliklerinin 1-2 Eylül 1974 tarihlerinde bölgede yaptığı aramalarda ortaya çıktı.
Muratağa-Atlılar-Sandallar Şehitlerini Yaşatma Derneği Başkanı Ahmet Aşır da, İhlas Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada, katliamın yalnızca 14 Ağustos 1974 günüyle sınırlı olmadığını, Kıbrıs Türklerine yönelik saldırıların uzun yıllar öncesine dayandığını anlattı.
"Bu üç Türk köyünde soykırım yapıldı, cezasız kaldı"
Atlılar köyündeki okulun öğrencilerinin dahi aileleriyle birlikte katledildiğini belirten Aşır, "Bu okulun bütün öğrencileri aileleriyle birlikte soykırıma maruz kaldı, katledildiler. Rumlar ve Yunanlılar tarafından. 14 Ağustos 1974 günü burada, Atlılar, Muratağa ve Sandallar'da bu savunmasız üç Türk köyünde bir savaş suçu işlendi, bir soykırım yapıldı ve maalesef cezasız kaldı. Ama daha önce yaşananlar var. Onlardan da kısaca bahsetmek isterim. 1571'de Osmanlı adayı fethettikten sonra Anadolu'dan, Mersin'den, Konya'dan ve Türkiye'nin diğer bölgelerinden gelip Kıbrıs'a yerleşen Türklerdir Kıbrıs Türkleri. Ada 307 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Bu dönemde Türkler, Rumlar, Maronitler ve Ermeniler birlikte yaşadı. Kimsenin diline, dinine ve okuluna karışılmadı. 1878'de Osmanlı'nın adayı İngiltere'ye bırakmasının ardından hem İngilizler hem de Rumlar tarafından Kıbrıs Türklerine baskılar ve ambargolar uygulanmaya başlandı. Türk bayrağı çekmek bile yasaklandı.
Bu zor şartlarda bazı Türkler anavatana döndü. Burada kalanlar ise bütün baskılara rağmen Türklüklerinden vazgeçmedi" ifadelerini kullandı.
"103 Türk köyünü yaktılar, Türkleri kantonlara sıkıştırdılar"
1955 yılında EOKA terör örgütünün kurulmasıyla birlikte saldırıların sistematik hale geldiğini belirten Aşır, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Rum tarafınca benimsenmediğini ve hedefin adayı Yunanistan'a bağlamak olduğunu söyledi. Aşır, yaşananları şu şekilde anlattı:
"1955'te İngiliz döneminde Kıbrıs Rumları adayı Yunanistan'a bağlamak için EOKA terör örgütünü kurdular. Silahlı bir terör örgütüydü bu. Başlarında da Yunanistan'dan gelen bir general vardı. İngiliz'e karşı ve adanın Yunanistan'a bağlanmasını istemeyen Türklere karşı silahlı eylemlere başladılar. O dönemde yüzlerce Türk'ün yanında yüzlerce İngiliz de hayatını kaybetti. O dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar bu üç küçük Türk köyünde de 1956 yılında bir şehit verdik, 1958 yılında ise 3 şehit verdik. 1960 yılına gelindiğinde İngilizler bu terör olaylarından usandı ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasına razı oldu. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Kıbrıs Türkleri bu cumhuriyetin eşit ortağıydı. Fakat Rumların amacı Kıbrıs Cumhuriyeti'ni yaşatmak değildi. Amaçları adayı Yunanistan'a bağlamaktı. Bu ortaklık ancak 3 yıl sürdü. 1963 yılında Türklere saldırıya geçtiler. 103 Türk köyünü yaktılar, yıktılar ve göç ettirdiler."
Saldırıların ardından Kıbrıs Türklerinin kendi savunmalarını oluşturduğunu anlatan Aşır, "Kıbrıs Türkleri anavatanın desteğiyle Mücahit teşkilatını kurdu. Göç etmek zorunda kaldıkları kantonlarda kendilerini savunmaya çalıştılar" dedi.
Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinin küçük yerleşim yerleri olması nedeniyle mücahit koruması altında bulunmadığını belirten Aşır, çocukluk yıllarında yaşadığı korkuyu ise şu ifadelerle anlattı:
"Bu üç küçük köy mücahit koruması altına alınmamıştı. İçimizde hiç Rum yaşamıyordu. Benim çocukluğum Muratağa'da geçti. 1963 yılında sekiz yaşındaydım. Rumlar burada da mücahit bulunduğunu düşünüyor ve sürekli silahlı tacizlerde bulunuyordu. Biz çocuklar korkuyorduk.
"Çocuklar korkmayın. Bu Beşparmak Dağları'nın arkasında büyük anavatanımız Türkiye Cumhuriyeti var"
Babasının kendilerini teskin etmek için söylediklerini de aktaran Aşır, "Babam bize, 'Çocuklar korkmayın. Bu Beşparmak Dağları'nın arkasında büyük anavatanımız Türkiye Cumhuriyeti var. Bize bir şey yapmaya kalkarlarsa, Erenköy'de olduğu gibi Türk jetleri gelir ve onlara hadlerini bildirir.' derdi. Böylece bizi sakinleştirmeye çalışırdı" ifadelerini kullandı.
Aşır, 16 yaşında mücahit olduğunu kaydederek 1974 yılında 18 yaşında olduğunu ve Mağusa'yı savunan 140 mücahitten biri olduğunu kaydetti.
"Amaç Türkleri yok edip adayı Yunanistan'a bağlamaktı"
15 Temmuz 1974'te EOKA tarafından Makarios'a karşı darbe yapıldığını hatırlatan Aşır, darbenin amacının adayı Yunanistan'a bağlamak olduğunu belirterek, "15 Temmuz 1974'te EOKA terör örgütü Makarios hükümetine karşı darbe yaptı. Amaç bir an önce adayı Yunanistan'a bağlamaktı. Makarios canını kurtararak İngilizler tarafından adadan çıkarıldı ve Türkiye'ye, 'Müdahale etmezseniz Türkleri kesecekler' çağrısında bulundu. Anavatanımız önce diplomatik girişimlere başladı. Ancak EOKA terör örgütü yönetimi ele geçirdi ve bütün Türk bölgelerini tanklarıyla, toplarıyla abluka altına aldı. Verilecek emri bekliyorlardı. Amaç Türkleri soykırımdan geçirip adayı Yunanistan'a bağlamaktı" ifadelerine yer verdi.
Türkiye'nin diplomatik girişimlerinden sonuç alınamaması üzerine 20 Temmuz 1974'te Barış Harekatı'nın başladığını belirten Aşır, "Anavatanımız diplomatik girişimlerden sonuç alamayınca 20 Temmuz sabahı Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlattı. Amaç Kıbrıs Türklerini soykırımdan kurtarmaktı. Türk ordusuna ve mücahitlere saldırıya geçtiler. Muratağa, Atlılar ve Sandallar'a da tanklarıyla, toplarıyla girdiler. Bizim babalarımızın, dedelerimizin elinde sadece birkaç av tüfeği vardı. Köyümüzde mücahit yoktu. Tanka ve topa karşı koyabilecek durumda değillerdi. Çocuklarına ve ailelerine zarar gelmesin diye teslim olmak zorunda kaldılar" dedi.
Aşır, köye giren Rum ve Yunan askerlerinin eli silah tutan tüm erkekleri esir kamplarına götürdüğünü belirterek, "Köylerimizde yalnızca çocuklar, anneleri, nineleri ve dedeleri kaldı. Tamamen Rumların insafına bırakıldılar" dedi.
"BM seyretti, kadınlar ve çocuklar Rumların insafına bırakıldı"
20 Temmuz 1974'te başlayan Barış Harekatı'nın ardından köylerde yalnızca kadınlar, çocuklar ve yaşlıların kaldığını belirten Aşır, sivillerin yaklaşık üç hafta boyunca Rum ve Yunan askerlerinin kontrolünde yaşamak zorunda bırakıldığını söyledi. Aşır, o günleri şu ifadelerle anlattı:
"20 Temmuz sabahından 14 Ağustos 1974 sabahına kadar burada Rum'un insafına kaldılar. Her türlü tacize ve tecavüze maruz kaldılar. O dönemde BM askerleri vardı. Bugün de varlar. Ateşkes döneminde köylerimize geliyorlardı. Kadınlar ve çocuklar onlara yalvarıyordu; 'Ya bizi Rumlardan koruyun ya da bizi mücahitlerin bulunduğu güvenli bölgelere götürün' diyorlardı. Ama yardım etmediler. Buradaki insanlar Rumların insafına bırakıldı"
Türkiye'nin ilk harekatın ardından da diplomatik çözüm arayışını sürdürdüğünü belirten Aşır, Rum tarafının saldırılarını durdurmadığını ifade ederek "Anavatanımız birinci harekattan sonra da diplomatik girişimlerini sürdürdü. Ancak yine sonuç alınamadı. Çünkü birçok mücahit bölgesi düşmüştü. Mücahitlerin elindeki silahlar yetersizdi, cephaneleri sınırlıydı. Biz Mağusa'da direniyorduk. Ancak bizim de cephanemiz tükenmek üzereydi. Komutanlarımız, 'Dikkatli ateş edin, cephanemiz az kaldı.' diye uyarıyordu" dedi. 14 Ağustos sabahı başlayan İkinci Barış Harekatı'nın ardından Rum ve Yunan birliklerinin geri çekilmeye başladığını belirten Aşır, geri çekilirken savunmasız sivillerin hedef alındığını söyledi.
"Kaçarken çocukları, kadınları ve yaşlıları toplayıp katlettiler"
Katliamın, İkinci Barış Harekatı'nın başladığı gün gerçekleştirildiğini belirten Aşır, "14 Ağustos 1974 sabahı ikinci Barış Harekatı başlar başlamaz Türk ordusu karşısında bozguna uğradılar. Türk ordusuna güçleri yetmiyordu. Mücahitlere de güçleri yetmiyordu. Ama çocuklara, kadınlara ve yaşlılara güçleri yetiyordu. Kaçış yolları üzerinde bulunan Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerindeki savunmasız çocukları, kadınları ve yaşlıları topladılar ve katlettiler" ifadelerine yer verdi.
15 Ağustos'ta Türk ordusunun Mağusa'ya ulaştığını ancak kendisinin cephede görev yaptığı için köyüne dönemediğini anlatan Aşır, ailesinden haber alamadığı günleri de "15 Ağustos akşamı Türk ordusu Mağusa'ya ulaştı ve ateşkes ilan edildi. Ben cephedeydim. Mücahit olduğum için köyüme gidemiyordum. Komutanımdan her gün izin istiyordum ama vermiyordu. O da haklıydı çünkü savaş devam ediyordu" sözleriyle anlattı.
Bir arkadaşından köyde kimsenin kalmadığını öğrendiğini belirten Aşır, o an yaşadıklarını duygulanarak şu şekilde anlattı:
"Bir arkadaşıma sordum. 'Köye gidebildin mi?' dedim. Bana, 'Gittim ama köyde kimse yok.' dedi. Ben ise, 'Bir yerlere saklanmışlardır. Çıkıp gelirler.' diye düşündüm. İnsan böyle bir vahşetin yapılabileceğine inanamıyor"
Komutanından günler sonra izin aldığını belirten Aşır, katliam çukurlarının bulunduğunun kendisinden gizlendiğini de dile getirerek "Ben sürekli izin istiyordum. Meğer Atlılar Katliam Çukuru bulunmuş. Bana üzülmeyeyim diye söylemiyorlarmış. Yaklaşık iki hafta sonra komutanım beni çağırdı ve izin verdi. O sırada Muratağa-Sandallar toplu mezarı da bulunmuştu. Ama benim bunların hiçbirinden haberim yoktu" açıklamasını yaprı.
"Babamın köpeği beni katliam çukuruna götürdü; orada bütün dünyam yıkıldı"
Yaklaşık 18 gün sonra köyüne dönmesine izin verildiğini belirten Aşır, izin verilmeden önce Atlılar ile Muratağa-Sandallar'daki toplu mezarların bulunduğunu, ancak bunu kendisinden özellikle gizlediklerini söyledi. O günlerde ailesinin ve köylülerinin hayatta olduğuna inandığını ifade eden Aşır, yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
"Komutanımdan her gün izin istiyordum. Bana vermiyordu. Sonradan öğrendim ki Atlılar Katliam Çukuru iki gün önce bulunmuştu. Bana üzülmeyeyim diye söylemiyorlardı. Yaklaşık 17-18 gün sonra komutanım beni çağırdı ve bu kez ben istemeden izin verdi. Meğer Muratağa-Sandallar Katliam Çukuru da bulunmuş. Benim ise bunların hiçbirinden haberim yoktu. Köyüme geldim. Gerçekten arkadaşımın söylediği gibi köyde kimse yoktu. İn cin top oynuyordu. Evlerin kapıları ve pencereleri açıktı. Her yer darmadağındı. Evimize girdim. Babamın köpeği üzerime atladı. Onu sevdim. İçeri girdiğimde her şeyin yerlere saçıldığını gördüm. Ateşkes döneminde aileme bir mektup yazmıştım. Birleşmiş Milletler askerleri Mağusa'ya da geliyordu. Onlardan mektubumu aileme ulaştırmalarını rica etmiştim. Mektubu ulaştırmışlar. Ailem de bana bir mektup yazmış ancak gönderememiş. O mektubu evimizin içinde yerde buldum"
Evden çıktıktan sonra babasına ait köpeğin kendisini sürekli dışarı çağırdığını anlatan Aşır, "Babamın köpeği dışarıda havlıyordu. Kapıya koşuyor, sonra geri dönüp bana bakıyordu. Tekrar koşuyordu. Sanki beni peşinden gelmeye çağırıyordu. O katliamı görmüştü. Beni bilerek oraya götürmek istiyordu. Onu takip ettim ve doğruca katliam çukurunun bulunduğu yere vardık" dedi.
Katliam çukuruna ulaşıncaya kadar ailesinin ve köylülerinin hayatta olduğuna inandığını belirten Aşır, "Oraya varıncaya kadar ailemin ve köylülerimin sağ olduğunu düşünüyordum. Bir yerlere saklandıklarını, birazdan çıkıp geleceklerini sanıyordum. Ama katliam çukuruna ulaştığım anda bütün gerçeği öğrendim. O an bütün dünyam yıkıldı" sözleriyle yaşadıklarını anlattı.
"Şehitlerimizi çöplüğe gömüp üzerlerini çöple örtmüşlerdi"
Toplu mezarın bulunduğu alanda karşılaştığı manzarayı ömrü boyunca unutamadığını söyleyen Aşır, Türk askerlerinin ve hayatta kalan köylülerin şehitleri çıkarmaya çalıştığını belirterek "Orada büyük bir vahşet vardı. Hayatta kalan köylülerimiz de oradaydı. 28'inci Tümen'e bağlı askerlerimiz de şehitlerimizi çöplüğün içinden çıkarıyordu. Orası bir çöplüktü. Şehitlerimizi çöplüğün içerisine gömmüşler, üzerlerini çöple örtmüşlerdi. Bununla da yetinmeyip ateşe vermişlerdi. Ateşli silahların yanında kesici ve delici aletler de kullanmışlardı. Çıkarılan şehitlerimizin birçoğunun, özellikle erkek çocuklarının başları yoktu. Bazılarının kolları, bazılarının bacakları parçalanmıştı. Karşılaştığımız manzara tarif edilebilecek gibi değildi" dedi. Katliamın uluslararası basının da gözü önünde ortaya çıkarıldığını belirten Aşır, buna rağmen sorumluların hiçbir zaman yargılanmadığını ise "O gün orada Türkiye'den çok sayıda gazeteci vardı. Yabancı basın da oradaydı. Fotoğraflar çektiler, görüntüler aldılar ve yaşananları bütün dünyaya aktardılar. Ama katledilenler Türk ve Müslümandı. Dünya gözünü kapattı, kulaklarını kapattı. Burada işlenen savaş suçunu ve soykırımı görmezden geldi. Maalesef bugüne kadar da bu katliamın sorumluları cezalandırılmadı" sözleriyle anlattı.
Şehitlerin ilk olarak toplu şekilde defnedildiğini, yıllar sonra ise kimlik tespitlerinin yapıldığını anlatan Aşır, "Şehitlerimizi oradan çıkardık ve toplu halde defnetmek zorunda kaldık. Çünkü kiminin kolu yoktu, kiminin bacağı yoktu, kiminin başı yoktu. Aradan yıllar geçtikten sonra mezarlar açıldı, DNA incelemeleri yapıldı ve bugün yeni yapılan şehitlikte her bir şehidimizin ayrı bir kabri bulunuyor" ifadelerini kullandı.
"Garantörlük devam etmediği sürece kalıcı bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanmıyorum"
Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde Türk bayrağının hiçbir zaman indirilmediğini vurgulayan Aşır, şehitlerin mezarları başında bugün de Türk bayrağı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağının dalgalandığını belirterek, bunun Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin simgesi olduğunu söyledi.
Aşır, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
"Bu üç küçük Türk köyü de diğer köyler gibi 1963'ten 1974'e kadar Türk bayrağını gururla dalgalandırdı, hiç indirmedi. 'Burası Türk toprağıdır' diyerek bayrağını korudu. Bugün şehitlerimizin başucunda hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağı hem de Türk bayrağı dalgalanıyor. Biz inanıyoruz ki o bayraklar dalgalandığı sürece onlar huzur içinde uyuyacak. O bayrakları sonsuza kadar başuçlarında dalgalandırmaya devam edeceğiz. Kesinlikle iki toplumun yeniden bir arada yaşama şansı olduğuna inanmıyorum. Çünkü Rum okullarında, kiliselerinde ve evlerinde yeni nesiller Türk düşmanlığıyla yetiştiriliyor. Daha 20 Temmuz'da düzenlenen gösterilerde atılan sloganlar da bunu açıkça ortaya koydu. Türkiye'ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı nefret söylemleri dile getirildi. Anavatan Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğü devam etmediği, iki devletli çözüm temelinde bir anlayış kabul edilmediği sürece burada kalıcı bir anlaşmanın mümkün olacağını düşünmüyorum. Rum tarafının amacı anlaşma yapmak değil; garantileri ortadan kaldırmak, Kıbrıs Türklerini savunmasız bırakmak ve sonunda adanın tamamını Yunanistan'a bağlamaktır. Eğer gerçek anlamda bir anlaşma mümkün olsaydı, bunun için geçen 52 yıl içinde mutlaka bir sonuç alınırdı. Ancak bugüne kadar olmadı. Çünkü Rum tarafının hedefi hiçbir zaman ortaklık değil, farklı bir siyasi hedefti.



























