İmamoğlu, İBB davasının 98. gününde tüm dosyalara 'adaysızlaştırma dosyası' dedi

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle
Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, İBB davasının 98. gününde ceza davalarının siyaseten tek dosyada toplandığını savundu. İmamoğlu, 'Bütün dosyalar tek bir dosyadır, adı adaysızlaştırma dosyasıdır' diyerek bunun milletin seçeneklerini engellediğini öne sürdü.

Haber: Zuhal ÇİLOĞLAN

(İSTANBUL) - Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB davasının 98'inci gününde yaptığı savunmada, hakkındaki ceza davalarının siyaseten tek bir sonuca bağlandığını savunarak, "Bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası" dedi.

Cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 53'ü tutuklu 436 sanıklı İBB Davası'nın 98. günü yapılıyor.

İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesinde görülen İBB Davası'nın 98. gününde, 19 Mart 2025'ten bu yana cezaevinde bulunan Ekrem İmamoğlu savunma yapıyor.

Duruşmaya verilen aranın ardından savunmasına devam eden Ekrem İmamoğlu, "Özellikle son dönemde iktidarın, hükümetin milli irade üzerinde seçimle seçim kazanamayacağını gördükten sonra yargı eliyle yürütülen operasyonların Türkiye gündemini tümüyle işgal ettiği bir ortamda, ne yazık ki adaletsizliğin büyüdüğü yerde, geçimin, işsizliğin, yoksulluğun, hatta açlığın çok yönüyle toplumu yorduğunu ve çok yönüyle toplumu negatif etkilediğini de sebep sonuç ilişkisi açısından ifade etmek isterim" diye konuştu.

Bunun aslında bir çöküş hikayesi olduğunu savunan Ekrem İmamoğlu, "Bir iktidarın çöküşüdür ama aynı zamanda Cumhuriyetin, adaletin ve demokrasinin çöküşüdür" ifadelerini kullandı.

Cumhuriyetin çöküşünün, kurumların çöküşü anlamına geldiğini söyleyen İmamoğlu, şunları kaydetti:

"2017 referandumuyla Türkiye'de kabul edilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ucube rejiminin getirdiği çerçeve artık Türkiye'de 4 bine yakın makamı atayan bir kişi, Türkiye'deki bütün siyasetin akışını, bürokrasinin akışını tek başına yetkiyle tarifleyen bir mekanizma. Yani düşünün ki bir ilin bölge müdürünü de atayan cumhurbaşkanlığı imzası, İstanbul'da Sazlıdere Barajı'nın içme suyu statüsünden çıkarılmasına da imza atan bir Cumhurbaşkanı. Bu çok derin bir sorundur"

"BİR MEMURUN SADAKATİ, KENDİNİ ATAYANA DEĞİL, ANAYASAYA OLMALI"

İmamoğlu, Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet ile iktidar kavramının tümüyle birbirine girdiğini savunarak, "Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyetin temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri, devlete saldırı sayılır. O partinin rakibi, devletin düşmanı ilan edilir. O partinin çıkarı, devletin çıkarı gibi sunulur. Çok tehlikelidir. Kaldı ki bugün ortaya konan sistemde aynı anda hem cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı kimliği, tehlikeyi daha da büyütür" değerlendirmesini yaptı.

Devletin sahibinin iktidar değil, millet olduğunu söyleyen İmamoğlu, şöyle konuştu:

"Kalıcı olanı geçici bir hesap için harcayan, tarihe millet huzurunda en ağır hesabı verir ve verecektir. Dolayısıyla kalıcı olanı korumak, geçici olanı ise göreviyle denetlenebilir şekilde, görev dönemi süresince millet tarafından izlenmesini sağlamak Cumhuriyetin en temel değeridir ve duruşudur. Bir memurun sadakati bir partiye, bir lidere, kendisine atayana değil, anayasaya, kanuna ve millete olmalıdır. Bir kamu görevlisi, kanun ne diyor sorusundan önce iktidar benden ne bekliyor diye telaşa düşmüşse, düşünmeye başlamışsa, devletin çürümesi başlamış demektir. Yükselmenin ölçüsü sadakat olunca, bedeli yalnız yükselemeyen liyakatli insan ödemez, bedelini millet öder. Çünkü yanlış atanan her yönetici, kötü verilen her karar, yapılmayan her denetim sonunda bir hastane kuyruğuna, bir okul sınıfına, bir fatura tutarına milletin huzuruna, barışına her şeyiyle yansır."

Ekrem İmamoğlu, siyasete 38 yaşında dahil olduğunu ifade ederek, "Ben siyasi parti içerisinde mücadelemi emeğimle, en yüksek seviyede verdim. Parti içerisinde siyaset yapmanın kurumsallığına saygı duymanın ve o kurum içerisinde katkı sunmanın bir insan için ne kadar yüksek seviyede verilebilirse, onu zorladım. Belki de normalde siyasete harcanan mesainin çok daha üzerine çıkarak, iş hayatından daha fazla çekilerek siyaset yaptım" dedi. Daha sonra kamu görevine seçildiğini, önce Beylikdüzü, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı, ardından Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olduğunu hatırlatan İmamoğlu, partiyi kutsallaştırmaya her zaman karşı geldiğini anlattı. İmamoğlu, "Benim için kutsal millettir, devlettir, bu ülkenin tam bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüdür. Ama bir partiyi kutsallaştırmak kadar tehlikeli bir şey yoktur. Hele hele partinin başındaki insanı kutsallaştırmak, başka bir yere vardırır insanları. Bu yönüyle bütünüyle bunlardan arınarak siyaset yapmayı ve topluma hizmet etmeyi önüme koydum" diye konuştu.

İmamoğlu, ilk görevine başladığında, babasının, "Partili olabilirsin, partinin en çalışkanı ol, en iyi hizmet edeni ol, en çok iş üreteni ol ama partizanlık yaparsan benim evladım değilsin" ifadesini kulağına küpe yaptığını söyledi. Bu sözü hiçbir zaman unutmadan belediye başkanlığı görevini yaptığını ifade eden İmamoğlu, "Ama bugün Türkiye'ye aşılanan bir partizanlık hastalığı var ki toplumsal bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği ve her şeyiyle toplumun barışını huzurunu derinden sarsan bir seviyeye erişmiştir. İşte bahsettiğim büyük tehlike, tam olarak budur" dedi.

"ÜLKE KARARNAMELERLE YÖNETİLİYOR"

Ülkede bugün bütün bu kavramların birbirine girdiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, "İşte 2017'de, olağanüstü hal şartlarında mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla, bu bahsettiğim tehlikeli düzene geçilmiştir. Bu bugün ülke kararnamelerle yönetiyor hem de kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla" diye konuştu.

Ekrem İmamoğlu, 87 milyonluk bir ülkenin kaderinin, "bir sarayın içindeki bir kişi ve etrafındaki bir kişi kaç kişi tarafından belirlendiğini" öne sürerek, "Bu dar çevre, giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet, önce bir partinin devleti yapıldı, şimdi ise ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir. Bu Cumhuriyetten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasanın dediği gibi egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz" ifadelerini kullandı.

İktidarın rakibini, karşısına çıkacak adayı kendisinin seçmek istediğini söyleyen İmamoğlu, "Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister? Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir" dedi.

"RAKİPSİZ İKTİDAR AYMAZLAŞIR"

Rakipsiz iktidarın aymazlaşacağını, kendi doğrusunu ülkenin doğrusu zannedeceğini, itiraz edeni dinlemek yerine susturacağını anlatan Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:

"Başarısızlığın sebebini kendi kararlarında değil, sürekli başkalarında arar. ve bir süre sonra kendi yanlışlarını duyma yeteneğini de kaybeder. Çünkü etrafında yalnız onaylayanlar vardır ve onlar ile baş başa kalır. Sonunda bir avuç dalkavuk ve muhterisle süreç yönetmeye başlar. Yandaşlarına size bir şey olmaz diye güvence verirler. Ancak gemi batmaya başladığında, iş işten geçti demekten başka çareleri kalmaz. Bu ülkenin öyle bir kaderle baş başa kalması, bu ülke için asla kabul edilebilir bir şey olmaz, olamaz. Yazıktır, günahtır."

"BASINI SUSTURAN İKTİDAR GERÇEKLİĞİNİ DE KAYBEDER"

Özgür basın, özgür üniversite ve sendikaların, milletin seçebilme hakkının teminatı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, "Özgür basın, iktidarın düşmanı değildir. Bu ülkede siyasi mücadele, siyasi müzakere ya da siyasi yarış ilk defa değil. Yani 1946'dan bu yana bu ülkede çok partili seçim için, çok partili bir mücadele alanı için büyük mücadeleler ve bedeller ödendi. Dolayısıyla bu mücadelenin içerisinde belki de en önemli fonksiyona özgür basın sahip olmaya gayret etmiştir. Milletin gözü kulağıdır. Basını susturan iktidar, yalnız eleştiriden kurtulmaz, kendi gerçekliğini de kaybeder" değerlendirmesini yaptı.

"BUGÜN YAŞANANLARIN KÖKÜ O KANIKSAMADIR"

Ekrem İmamoğlu, Türkiye'nin 2016'da kanlı bir darbe girişiminden geçtiğini, buna karşı durmanın herkesin görevi olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Ama ardından gelen olağanüstü hal, darbecilerle hesaplaşmanın çok ötesine geçti. Kararnamelerle, mahkeme kararı olmadan, yüz binden fazla kamu görevlisi işinden atıldı. Kanunla yapılması gerekenler kararnamelerle yapıldı. Bir fırsata dönüştürülme gayretini çok net görüyoruz. Bir toplum, olağanüstü hali kanıksadığında, hukukun askıya alınmasını da kanıksar. Bugün yaşadıklarımızın kökü o kanıksamadır. Bugün de aynı mantık işliyor. Parti, belediye, sendika, meslek odası, öğrenci topluluğu hiç fark etmiyor. Örgütlü olan herkes şüpheli sayılıyor. Rakip olan siyasi parti terörist kabul ediliyor."

İmamoğlu, 2018 seçimlerinden bu yana bu ülkede sandıkta iktidara karşı olan herkesin terörist ilan edildiğini ve bu tür propagandaların bizzat hükümet eliyle ortaya saçıldığını belirtti. Adaletin; yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin, vatandaşın güvencesi olduğunu herkesin bildiğini aktaran İmamoğlu, "Adalet çökerse devlet de çöker ve vatandaşın güvencesi ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığı, hakimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir" dedi.

"HUKUK DÜZENİNİN SON GÜVENCESİ YÜKSEK MAHKEME KARARLARIDIR"

Türkiye'de bugün kağıt üstünde dahi eşitliğin kalmadığını, uygulamanın, aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, öbürüne ise "gönüllü ifade" olarak yapıldığını anlatan İmamoğlu, şöyle konuştu:

"Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. Kendi Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımayan bir düzende bir yurttaşın hakkını arayacağı son kapı da kapanmış olur. İşte bugün cezaevinde komşu olduğumuz Can Atalay'dan Tayfun Kahraman'a kadar, ne yazık ki acı bir şekilde insanların hak ettiği ve adil yargılanmayla varmak istediği -Kavala'ya kadar- süreçlerin tıkanmasının acı bir sürecini bu insanların yüzlerinde, ailelerinde, hukukçularında yaşıyoruz.

Kendi iktidarları döneminde çetelerin yerle bir ettiği adaleti, güvenceyi ve güvenilir ortamını, faili meçhul cinayetleri, operasyonları çözerek yeniden tesis edecekleri bir adalet söz konusu olamaz. Tabii ki bu ülkede faili meçhuller ortaya çıkartılsın. Ama görüyoruz ki zaten son 20-25 yılda büyük çoğunluğu oluşan faili meçhul cinayetlerin sorgulanması esasen yanlışın üstüne giden, yanlışı düzeltmeye çalışan gayretle bir algı süreci yöneten adalet mekanizmasının içindeki insanların, gerçek anlamda cevap bekleyen birçok faili meçhul cinayetlere girmediğini de görüyoruz.

"BU DÜZEN 12 EYLÜL'DEN KALMADIR"

Tabii ki tehlikeyi göreceğiz. Tabii ki tedbir alacağız, tabii ki milletçe bir ve birlikte olup hazırlık yapacağız. Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül'den kalmadır aslında ilk adımları. Bu yüzden açık ve net söylüyorum. 19 Mart'ı ve 21 Mayıs'ı yapanlar kendilerini 12 Eylül'ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül'ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler. Bir fark daha var ama. 12 Eylül'ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor. Şimdi varılmak istenen sonuca nasıl gidildiğini adım adım göstereceğim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. İşte aslında bu üç kelime, içinde bulunduğumuz bu davanın, bu mahkemenin, içinde olduğu iddianamenin, yani iftiranamenin aslında net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur. Bakın bugün artık devletin bakanlık görevini yapan insanlar, Cumhurbaşkanımıza seçim kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, Cumhurbaşkanlığını kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, yani seçimin ne olduğunun anlamını bile yitirmiş insanların bakanlık yaptığı bir dönemdeyiz."

"15 CEZA DAVASI..."

Ekrem İmamoğlu, Şubat 2025'te cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklandığını, Türkiye tarihinde ilk kez, üyelerin ve yurttaşların katılacağı bir ön seçimle adayın belirlenmesi kararının alındığını söyledi. Ekrem İmamoğlu, şöyle devam etti:

"İşte tam da burada bir adaysızlaştırma süreci için düğmeye basıldı. Ön seçime günler kala 32 yıllık üniversite diplomam iptal edildi. Cumhurbaşkanlığı adaylığının anayasal şartlarından biri yükseköğretim mezunu olmaktır. Yani bu iptal, bir eğitim kaydı değildi, bir adaylık kararıydı. Sonra bu dosyada da aynı yöntem görüldü. Sahtecilik davasında kritik bir duruşmadan birkaç gün önce hakim başka bir ile gönderildi. Tabii adaysızlaştırma ile ilgili bir seri davalar silsilesi ortaya kondu. Diploma tek başına değildi, İstanbul'u kazandıktan sonra peş peşe ceza davalarıyla muhatap oldum. 15 tane ceza davası tam da o tarihten bugüne muhatap olduğum davalardır. İBB davası, Beylikdüzü dönemi ihale davası, diploma ceza davası, diploma davası, Akın Gürlek davası, bilirkişi davası, casusluk davası, ahmak davası, Tuzla Belediye Başkanına hakaret davası, savcılara hakaret davası, çirkin davası, basit davası, usulsüz harcama davası, Kurultay davası, Beylikdüzü makam aracı davası…

Şimdi burada gördüğünüz bu ceza davaları ile ilgili süreçlerin aslında her birisi çok ironik, çok trajikomik davalardır. Yani bir bakanın bana söylediği 'Ahmak sözünü iade ettim' diye bir süreç işletildi, siyasi yasak istendi, vicdanlı bir hakim bu karara yol vermeyince hemen başka bir ile gönderildi, karar ancak hakim değiştirilerek alınabildi. İstinafta da mahkeme başkanı bir başka ile bir üye başka mahkemelere gönderildi, ondan sonra karar onaylandı. Bütün dosyaların aynı bilirkişinin önüne düşmesini eleştirdim, hakkımda 7 yıla kadar hapis istendi. Bir konferansta bir başsavcının hukuksuzluklarını anlatırken, onun çocuklarının bu hukuksuzlukları yaşamaması için bu ülkeye adalet getireceğimizi söyledim, buradan tehdit çıkartılmaya çalışıldı. Bir yıl 8 ay ceza verildi, karara karşı oy yazan hakim hemen iş mahkemesine gönderildi. Karşı oy veren hakim. Beylikdüzü dönemine ait bir ihale davasından beraat ettim, beraat ve karar veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdiler. Tuzla Belediye Başkanı ile ilgili davada iki kez beraat ettim, ısmarlama bir heyet geldi daha yakın zamanda, hakimi hemen gönderdiler, 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi, istinafa itirazımızı yaptık. En son Beylikdüzü'nde kiralık bir arabayı kullanmamak için kendi aracımı bilabedel kuruma tahsis ettim, ki 12 yıl kendi arabamı kullandım hem Beylikdüzü'nde hem Büyükşehir'de kamuya 30 kuruş milyon liralık belki bir kamu yararı sağladım, 12 yıl içerisinde, amortismanı hariç ama burada bir dönem için yaklaşık 300 bin liralık benzin alınmış, bu benzin faiziyle beraber 2025'in ortalarında firmam tarafından geri ödenmesine rağmen, aylar sonrasında buradan da yine hakkımda bir dava açmayı başaran savcıyla ve bir mahkemeyle karşı karşıyayız."

"ADI BELLİDİR, ADAYSIZLAŞTIRMA DOSYASI"

İmamoğlu, bütün bu davaların her birinin hukuken ayrı bir dosya olduğunu ama siyaseten tek bir sonuca bağlı bulunduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

"Milletin yarışta görmek istediği bir siyasetçinin özgürlüğünü, faaliyetini, adaylığını engellemek. Bu yüzden bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası. Derece, adaysızlaştırma yalnız bir kişinin adaylığının engellenmesi değildir, milletin önüne çıkabilecek gerçek bir seçeneğin engellenmesidir. Yani milletin engellenmesidir. Tarihin en büyük yargı saldırılarına karşı hep birlikte gerçekten tarihe geçecek büyük bir mücadele veriyoruz. ve inançla söylüyorum ki milletin azim ve kararlılığıyla, demokrasiye ve Cumhuriyete bağlı olan aziz milletimizin büyük çoğunluğuyla bu saldırıları tuş edeceğimizden hiç endişe duymuyor. Siyasi rekabet yalnız adaylarla da yürümez, partilerin, hareketlerin, toplumsal taleplerin kendi liderini çıkarma kapasitesi vardır."

Ekrem İmamoğlu, "demokratik devletin görevinin kimin lider olacağına karar vermek değil, bütün meşru seçeneklerin özgürce yarışabileceği zemini kurmak olduğunu" savunarak, "İşte bugün ana muhalefet partisinin başına gelenler ve orada yaratılan saldırılar, operasyonlar ve özellikle Genel Başkanımıza ve siyasi olarak bütün yol arkadaşlarımıza yürütülen birçok itibarsızlaştırma gayretleri, saldırılar tümüyle bu amaç özelinde yürütülmektedir. Ama milletimiz insan kaynağı bakımından, cesur yürekler bakımından zengindir. Lider toplumun içinden çıkmıştır, Türk milleti ihtiyaç duyduğunda yine çıkaracaktır, lidersiz kalmayacaktır" diye konuştu.

(SÜRECEK)

Kaynak: ANKA
Haberler.com
2000

Haberler.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve haberler.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.