ABD-Suudi nükleer anlaşması ve bölgesel yansımalar

Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Dr. Gökhan Ereli, Trump'ın onayladığı ABD-Suudi sivil nükleer anlaşmasının Orta Doğu'da güç dengelerini yeniden şekillendireceğini, İran'ı dengelemeyi ve Çin-Rusya etkisini sınırlamayı hedeflediğini, ancak bölgesel bir nükleer domino etkisi yaratabileceğini yazdı.

İbn Haldun Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Gökhan Ereli, ABD Başkanı Donald Trump'ın onayladığı ifade edilen ABD- Suudi Arabistan sivil nükleer işbirliği anlaşmasının yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.

***

ABD Başkanı Donald Trump'ın onayladığı ifade edilen ABD- Suudi Arabistan sivil nükleer işbirliği anlaşması hiç şüphesiz Orta Doğu enerji ve güvenlik denklemini, yapısal ve geri döndürülemez bir biçimde etkileyecek bir gelişme. On milyarlarca dolar değerindeki ve otuz yıl süreli olduğu ifade edilen bu stratejik mutabakat, uluslararası bir ticari sözleşme olmanın ötesine geçerek bölgenin geleceğine yön verebilecek türden bir mutabakat olma özelliğini taşıyor. Temelde bu adım, bölgedeki geleneksel güç dengelerini, on yıllardır süregelen ittifak yapılarını ve nükleer teknoloji altyapısını yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor. ABD'nin Orta Doğu'da hem İran'ın hem de Çin ve Rusya'nın etkisini sınırlama hedefinin en somut adımlarından birini yansıtan bu gelişme, sahada yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor. Aynı zamanda Washington yönetimi, bu adımla bölgede Batı eksenli yeni bir güvenlik mimarisi kurma stratejisini tüm dünyaya açıkça ilan etmiş oluyor. Varılan bu mutabakat, Washington ve Riyad arasındaki bağları klasik güvenlik şemsiyesinden çıkarıp yüksek teknolojinin ve nükleer diplomasinin belirleyici olduğu, çok daha sofistike bir entegrasyon modeline taşıyacak.

Uzun soluklu diplomatik mesai

Suudi Arabistan'ın sivil nükleer kapasite geliştirme hedefi, uzun zamandır üzerinde çalışılan köklü bir devlet stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Temelde bakıldığında, ABD'deki farklı başkanların dönemlerini de kapsayacak şekilde uzun süredir, Suudi Arabistan'ın ABD ile nükleer işbirliği geliştirme konusunda son derece ciddi isteği ve yoğun bir diplomatik mesaisi bulunuyordu. Riyad yönetimi uzun zamandır böyle kapsamlı bir anlaşmanın peşindeydi ve iki ülkenin nükleer iş birliği bağlamında bugün ulaştığı nokta, aslında uzun ve zorlu bir mesainin ürünü olarak karşımıza çıkıyor. ABD'nin geçmiş yönetimleri döneminde de benzer hedefler etrafında yoğun görüşmeler gerçekleştirilmiş ancak bölgenin içinden geçtiği siyasi çalkantılar ve ABD iç politikasındaki Suudi Arabistan'a yönelik olumlu/olumsuz farklılaşan görüşler nedeniyle bu çabalar nihayete erdirilememişti.

Aslına bakıldığında, ABD açısından bu anlaşmanın temel stratejik hesabı son derece net. Suudi Arabistan'ı önümüzdeki on yıllar boyunca teknolojik altyapı bakımından ABD'ye güçlü bir şekilde bağlamak ve bölgedeki en önemli aktörlerden biri olan İran'ı rasyonel bir biçimde dengelemek hedefleniyor. Halihazırda Körfez ülkeleri, yapay zeka ve benzer kritik teknolojilerde güçlenmek amacıyla bir süredir ABD ile üst düzey işbirliklerini geliştirmişti. Bu sivil nükleer mutabakat, söz konusu teknolojik entegrasyon hamlesinin adeta taçlandırılması anlamına geliyor. Riyad, ulusal hedefleri doğrultusunda ekonomisini çeşitlendirirken, Washington da en güçlü bölgesel müttefiklerinden birini küresel rakiplerine kaptırmamanın güvencesini elde ediyor.

Körfez'in nükleer öncüsü olarak BAE

Bu devasa teknolojik dönüşüm sürecini ve Körfez coğrafyasının nükleer enerjiyle imtihanını analiz ederken, Birleşik Arap Emirlikleri'nin oynadığı rolü denkleme dahil etmek zorundayız. BAE, nükleer enerjinin barışçıl ve sivil amaçlarla Orta Doğu'ya entegre edilmesi konusunda bölgedeki ilk başarılı sınavı veren aktör konumunda yer alıyor. Uluslararası standartlara çok büyük oranda uyum göstererek ve en katı güvenceleri kabul ederek kendi nükleer tesislerinin belirli bölümünü başarıyla faaliyete geçiren Abu Dabi yönetimi, Körfez'in diğer ülkeleri için bir emsal teşkil etmişti.

Suudi Arabistan'ın bugün ABD ile masaya oturup kendi devasa nükleer vizyonunu hayata geçirme kararlılığının arkasında, BAE'nin biriktirdiği tecrübenin payı yadsınamaz. BAE'nin nükleer meselede uzun süredir ön planda olması, böylesine hassas bir teknolojinin güvenli, şeffaf ve sivil amaçlarla yönetilebileceğini uluslararası topluma somut olarak kanıtlamıştı. Bu bağlamda, Körfez bölgesi fosil yakıtların yanında yüksek teknolojinin, sürdürülebilir temiz enerjinin ve vizyoner kalkınmanın da yeni küresel merkezi olma yolunda BAE ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde bir kararlılıkla ilerliyor. Özellikle iki ülkenin ABD ile ilişkileri sayesinde ulaştığı teknolojik kapasite, bölgesel entegrasyonun da çehresini değiştiriyor.

Uranyum zenginleştirme ve Amerikan denetimi

Henüz detayları tam netleşmemiş, imzalanmamış ve yürürlüğe girmemiş olsa dahi anlaşmanın operasyonel ve teknik boyutlarına inildiğinde, sistemin doğrudan Amerikan teknolojik denetimi üzerine kurgulandığı açıkça görülüyor. Detaylara göre yeni anlaşma, Suudi Arabistan'ın nükleer altyapısının geliştirilmesinde Amerikan şirketlerine kesin ve merkezi bir rol vermektedir. Mutabakatın uluslararası alanda en çok tartışılan ve güvenlik uzmanlarının dikkatini en çok çeken maddesi ise oldukça çarpıcı. İki ülkenin yapacağı ortak değerlendirme sonucunda gerekli görülmesi halinde, Amerikan şirketlerinin doğrudan Suudi topraklarında uranyum zenginleştirme tesisi kurmasının önü açılmaktadır.

Trump yönetimi yetkilileri bu durumu güvenlik argümanlarıyla savunuyorlar. Bu yetkililere göre, nükleer altyapının Amerikan firmalarının kontrolünde yükselmesi, programa doğrudan nüfuz etmenin ve süreci içeriden izlemenin en temel garantisi. Bu sıkı ve doğrudan denetim mekanizması sayesinde teknolojinin askeri amaçlarla kötüye kullanımının kesin olarak önleneceği ifade ediliyor. Sürecin bizzat merkezinde yer almak, dışarıdan izole bir şekilde yaptırım uygulamaktan daha etkili bir denetim aracı olarak değerlendiriliyor.

İsrail cephesi ve nitelikli üstünlük endişesi

Suudi Arabistan'a yönelik bu stratejik teknoloji transferi, bölgenin güvenlik mimarisinde İsrail tarafında belirgin bir endişeye yol açtı. Söz konusu hamle, Washington'daki siyasi nüfuzunun giderek zayıfladığını düşünen İsrail cephesinde derin bir rahatsızlık yarattı. İsrail basınının bu durumu, Türkiye'ye yönelik olası bir F-35 satışında yaşanan hararetli tartışmalara benzeterek son derece "rahatsız edici" bulduğu açıkça görülüyor.

İsrail güvenlik bürokrasisi, ABD'nin nükleer teknolojiyi Riyad ile Tel Aviv arasındaki olası bir diplomatik normalleşme şartına bağlamamasını büyük bir diplomatik kayıp olarak okuyor. İsrail, bu adımla birlikte Suudi Arabistan'a karşı elinde tutabileceği en büyük kozun kaybedildiğine inanıyor. Nitekim bazı İsrailli yetkililer, Suudi topraklarında uranyum zenginleştirilmesine olanak tanınmasını net bir hata olarak değerlendirirken, diğer yetkililer bu gelişmeyi ülkelerinin ulusal güvenliği açısından son derece tehlikeli bulduklarını yüksek sesle ifade ettiler. Bu karmaşık tablo, Tel Aviv'in Amerikan dış politikasını etkileme ve yönlendirme kapasitesinin ciddi oranda zedelendiğini göstermesi bakımından da tarihi bir öneme sahiptir.

Bölgesel rekabet, İran faktörü ve domino etkisi

Yakın zamanda resmi onay ve detaylı inceleme süreçleri için ABD Kongresi'ne sunulması beklenen bu tarihi mutabakat, bölgesel denklemler açısından değerlendirildiğinde, Orta Doğu'yu çok kutuplu bir nükleer eşik rekabetine doğru sürüklüyor. ABD'nin Riyad yönetimine kendi topraklarında uranyum zenginleştirme imkanı tanıması, Suudi Arabistan'ın en büyük bölgesel rakibi olan İran tarafından açık bir çifte standart olarak okunacak ve Tahran'ın kendi nükleer programını hızlandırma gerekçesine dönüşebilecektir. Halihazırda devam eden ABD-İran eksenli fiili savaş durumunun en temel noktalarından biri, İran'ın nükleer kapasitesinin zayıflatılmasıdır. Tam da böyle hassas bir dönemde Suudi Arabistan ile varılan bu nükleer anlaşma, mevcut savaşın temel nedenlerinin ileride de tamamen çözülemeyeceğini net bir biçimde gösteriyor. Bu durum, bölgesel çatışmaların devamına neden olacak bir gelişme olarak önümüzde duruyor.

Anlaşmanın tetikleyebileceği en somut yapısal sorun ise bölgesel bir nükleer domino etkisidir. Geçmişte ABD ile benzer bir sivil nükleer işbirliği anlaşması imzalayan fakat uranyum zenginleştirmeden feragat eden BAE'nin durumu bu noktada kritik bir emsal oluşturuyor. Suudi Arabistan'a tanınan bu istisnai zenginleştirme opsiyonunun ardından, BAE'nin yanı sıra Mısır ve Türkiye gibi bölgenin diğer iddialı aktörlerinin de stratejik dengede geride kalmamak adına benzer nükleer kapasiteler talep etmesi kaçınılmaz olacaktır. Bütün bu çerçeve rasyonel bir biçimde incelendiğinde, Washington yönetiminin, Amerikan endüstrisine milyarlarca dolarlık devasa bir ticari kazanç sağlama ve İran-Çin-Rusya eksenini bölgeden uzak tutma uğruna, Orta Doğu'da kontrolü oldukça zor bir nükleer domino etkisini tetikleme riskini tamamen göze almış olduğu görülmektedir.

[Dr. Gökhan Ereli, İbn Haldun Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: AA / Gökhan Ereli
Haberler.com
500

Haberler.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve haberler.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.