SETA Araştırmacısı Tunç Demirtaş ‘’Batı Akdeniz’de Yeni Jeopolitik Rekabet: Ceuta Krizi Ne Söylüyor?’’ adlı odak yazısı kaleme aldı

SETA Araştırmacısı Tunç Demirtaş, Ceuta krizini Avrupa'nın sınır yönetimi, Batı Akdeniz'deki jeopolitik rekabet ve Afrika'da genişleyen nüfuz mücadelesi üzerinden değerlendirdi. Demirtaş, İsrail ile kitlesel göç hareketi arasında doğrudan bağ kuracak kanıt bulunmadığını vurgularken Türkiye için dengeli ve çok taraflı iş birliğine dikkat çekti.
SETA Araştırmacısı Tunç Demirtaş, “Batı Akdeniz’de Yeni Jeopolitik Rekabet: Ceuta Krizi Ne Söylüyor?” başlıklı odak yazısında, Ceuta’da yaşanan düzensiz geçişleri ve gelişmelerin Batı Akdeniz’deki jeopolitik dengelere etkisini değerlendirdi.
Demirtaş, 30 Temmuz 2026'da İspanya'nın Kuzey Afrika'daki özerk şehri Ceuta'da yaşanan kitlesel düzensiz geçişlerin, Avrupa'nın göç yönetimi ve sınır güvenliği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdığını ifade etti. Yaklaşık 24 saat içerisinde on binlerce kişinin sınırı geçmeye çalıştığını ve en az 57 kişinin hayatını kaybettiğini belirten Demirtaş, olayın yalnızca insani boyutuyla değil, Avrupa'nın dış sınırlarının yönetimi açısından da önemli sonuçlar doğurduğunu kaydetti.
Krizin hemen ardından İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Danny Danon'un Ceuta ve Melilla'yı “ Afrika'daki sömürge yerleşimleri” olarak nitelendiren açıklamasına da değinen Demirtaş, söz konusu açıklamanın sınır güvenliği tartışmasını daha geniş bir jeopolitik bağlama taşıdığını aktardı. İsrail Dışişleri Bakanlığının daha sonra açıklamanın resmi devlet politikasını yansıtmadığını duyurduğunu hatırlatan Demirtaş, yaşanan gelişmenin Batı Akdeniz'deki rekabetin yalnızca güvenlik ve diplomasi alanlarında değil, stratejik söylem düzeyinde de sürdüğünü ortaya koyduğunu ifade etti.
Demirtaş, Ceuta'da yaşananların tek başına yeni bir düzensiz göç dalgası olarak değerlendirilemeyeceğini belirtti. Krizin, Avrupa Birliği'nin uzun yıllardır uyguladığı dışsallaştırılmış sınır yönetimi modelinin ulaştığı sınırları, Batı Akdeniz'de değişen jeopolitik dengeleri ve Afrika'da giderek çeşitlenen nüfuz rekabetini aynı anda görünür hale getirdiğini vurguladı.
Ceuta krizinin belirli bir aktöre kanıtlanmamış bir faillik atfedilerek ele alınmaması gerektiğini kaydeden Demirtaş, gelişmelerin Avrupa'nın güvenlik mimarisini şekillendiren yapısal dinamikler çerçevesinde değerlendirilmesinin daha doğru olacağını ifade etti. Demirtaş, çalışmasında krizi; göç hareketinin arka planı, Avrupa'nın sınır yönetimi modeli ve İsrail'in Afrika'da genişleyen diplomatik ve teknolojik varlığının oluşturduğu jeopolitik bağlam üzerinden değerlendirdiğini belirtti.
Ceuta örneğinin, Avrupa'nın komşu ülkelerle geliştirdiği göç ve sınır güvenliği iş birliklerinin önemini bir kez daha ortaya koyduğunu ifade eden Demirtaş, Fas, Moritanya ve Senegal gibi ülkelerle kurulan mekanizmaların son yıllarda düzensiz göçün azaltılmasına somut katkılar sağladığını kaydetti.
Bununla birlikte söz konusu modelin taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılığı da artırdığını belirten Demirtaş, sınır güvenliği ile dış politika arasındaki ilişkinin giderek daha görünür hale geldiğini ifade etti. Demirtaş, Avrupa açısından temel meselenin mevcut iş birliği modelinin sürdürülmesi ve bu modelin daha kurumsal, öngörülebilir ve krizlere karşı daha dayanıklı bir yapıya kavuşturulması olduğunu vurguladı.
İsrail'in Ceuta krizi sonrasında ortaya koyduğu söylemsel müdahalenin, Batı Akdeniz'deki jeopolitik rekabetin yeni boyutlarına işaret ettiğini belirten Demirtaş, Danny Danon'un açıklamasını İsrail'in son yıllarda Afrika'da genişleyen diplomatik, teknolojik ve güvenlik ağlarıyla birlikte değerlendirdi.
Demirtaş, bölgesel krizlerin uluslararası söylem düzeyinde de etkili biçimde kullanılabildiğini ifade ederken, mevcut açık kaynakların Ceuta'da yaşanan kitlesel göç hareketi ile İsrail arasında doğrudan bağlantı kurulmasını sağlayacak herhangi bir kanıt ortaya koymadığını vurguladı. Bu nedenle eleştirel değerlendirmelerde doğrulanabilir olgular ile varsayımların birbirinden ayrılmasının analitik tutarlılık açısından büyük önem taşıdığını kaydetti.
Türkiye açısından Batı Akdeniz'deki gelişmeleri de değerlendiren Demirtaş, söz konusu gelişmelerin sıfır toplamlı rekabetten ziyade çok taraflı iş birliğinin önemini bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etti. İspanya'nın NATO müttefiki ve Avrupa'daki önemli stratejik ortaklardan biri olmayı sürdürdüğünü belirten Demirtaş, Fas'ın da Afrika'ya açılım politikası, Akdeniz güvenliği ve ekonomik ilişkiler bakımından Türkiye'nin öne çıkan ortakları arasında yer aldığını kaydetti.
Cezayir'in enerji güvenliği alanındaki rolüne ve Batı Afrika ülkeleriyle geliştirilen ilişkilere de dikkat çeken Demirtaş, Türkiye'nin bölgeye yönelik dengeli ve çok boyutlu yaklaşımının giderek daha fazla önem kazandığını belirtti.
Demirtaş, sonuç olarak Ceuta krizinin belirli bir aktör üzerinden yürütülecek faillik tartışmalarından ziyade, Batı Akdeniz'de dönüşen güvenlik mimarisinin anlaşılması açısından değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Avrupa'nın sınır yönetimi modeli, bölgesel ortaklarla geliştirilen iş birlikleri, Afrika'da giderek yoğunlaşan jeopolitik rekabet ve stratejik söylem mücadelelerinin birlikte ele alınması gerektiğini vurgulayan Demirtaş, Ceuta'da yaşananların uluslararası siyasette güvenlik ve diplomasinin giderek daha fazla iç içe geçtiği yeni dönemin önemli göstergelerinden biri olarak okunabileceğini kaydetti.















