Usta Görüntü Yönetmeni Uğur İçbak ile Sinema Atölyesi Açıklaması

Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

"Sinema biraz aldatma sanatı ve -miş gibi göstermektir ya kamera tarafı beni çok çekti. Yani yönetmen olarak bir şey yazayım çekeyim tarafı değil ama onun nasıl çekileceği kısmı beni enterese etti" - "(Eşkıya'nın başarısı) İlk iki hafta çok iş yapmadığını biliyorum. Fakat en değerlisi şu; film seyircinin ilgisiyle ve kulaktan kulağa fısıltıyla, komşusu komşusuna 'Gidin izleyin' diyerek başarı kazandı. İki-üç haftadan sonra ek kopyalar basmak gerekti. Ana negatifimiz yırtılmaya başladı ve ilk olabilir negatiften kopya negatif aldık" - “(Dizilerde) Bizim sinema filminde çektiğimiz kadarlık süreyi yani 90-100 sayfayı, 4-5 günde çekmek zorunda kalıyorlar. Çarkın düzeni bu ama mucize" - “Fakat bu şöyle bir deformasyona yol açtı: Bir fabrikasyon üretim tarzı, ne kadar hızlı o kadar hızlı. Hızlı çalışma temposunun yerleşik bir hale gelmesiyle ‘Biz 5 günde çekiyoruz, siz 5 haftada mı çekiyorsunuz, biraz ağır mı çalışıyorsunuz?’ noktasına dönüyor iş”

Usta Görüntü Yönetmeni Uğur İçbak, dizilerde 90 dakikanın 4-5 gün gibi çok kısa sürede çekilmesinin film sektörünü de olumsuz etkilediğini, teknik kaliteyi azalttığını belirterek, bunu "Fabrikasyon üretim tarzı, ne kadar hızlı o kadar iyi" sözleriyle eleştirdi.

İçbak, AA Akademi koordinasyonunda, Anadolu Ajansı (AA) Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Barışkan Ünal'ın moderatörlüğünde düzenlenen "Görüntü Yönetmenliği" başlıklı Sinema Atölyesi'ne katıldı.

Çocukluğunda 8 milimetre kamerayla, Mimar Sinan Üniversitesi'nde okurken de yönetmen Yeşim Ustaoğlu ile kısa filmler çekerek sinemaya adım atan İçbak, genç bir görüntü yönetmeni olarak Mustafa Altıoklar'ın ilk uzun metraj filmi "Denize Hançer Düştü"yle Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülünü kazanmasını, film çekme merakı ve kısa film deneyimlerine dayandırdı.

İçbak, "Galiba bir dünya yaratmak tarafı beni çekiyordu. Sinema biraz aldatma sanatı ve -miş gibi göstermektir ya kamera tarafı beni çok çekti." dedi.

1990'larda seyirciyi tekrar salonlara çekmeye öncülük eden "İstanbul Kanatlarım Altında" ile Türk sinema tarihine damga vurup Yeni Türk Sineması'nı başlatan "Eşkıya" filminin görüntü yönetmenliğini yapan İçbak, Eşkıya'nın, nasıl halkın "kulaktan kulağa" beğenisini aktarmasıyla kült filme dönüştüğünü anlattı.

İçbak, "İlk iki hafta çok iş yapmadığını biliyorum, yapımcılardan hatta ilk haftalarda 'Acaba bunu büyük bir firmaya satsak mı?' gibi konuşmalar olmuş. Fakat en değerlisi şu; film seyircinin ilgisiyle ve kulaktan kulağa fısıltıyla, komşusu komşusuna 'Gidin izleyin' diyerek başarı kazandı. O zaman kopya basılıyordu, analog dönem. İki-üç haftadan sonra ek kopyalar basmak gerekti. Ben de tabii görüntü yönetmeni olarak post-prodüksiyonda görüntü aşamasında bulunuyorum. Artık ana negatifimiz yırtılmaya başladı ve ilk olabilir negatiften kopya negatif aldık, yeni kopyalar öyle basıldı. Sayı bir anda arttı, dağıtım arttı, hiç beklenmedik bir şekilde böyle bir etki oldu." diye konuştu.

Daha sonrasında İstanbul hava çekimleriyle akıllara kazınan "Organize İşler"den "Hokkabaz", "Av Mevsimi", "Anadolu Kartalları" ve "Yol Ayrımı" gibi önemli filmlere görüntü yönetmeni olarak imza atan İçbak, bu noktada Türk sinemasının 1980'lerin ikinci yarısından bugüne 40 yılı aşkın süredir görüntü ve teknik imkanlar konusunda gelişiminin birebir tanığı oldu.

İçbak, dijital imkanlarla Türk filmlerinin teknik kalitesi ve görüntü çalışmasının dünya sinemasıyla neredeyse aynı seviyeye geldiğini belirterek bu kadar zengin bir coğrafyada "hala bize özgü yaratıcı hikayeler"e ihtiyaç olduğuna da işaret etti.

Ancak dizilerde 90 dakikanın 4-5 gün gibi çok kısa sürede çekilmesinin hem dizi sektörüne hem de ivme kazanan sinema sektörüne zarar verdiğini ifade eden İçbak, "Çekim ortamları ve bütçe açısından çok hızlı, çok acele. Para da yok yapımda ayrılabilecek ama bu teknik kaliteyi ve filmin kalitesini aşağıya çeken bir unsur." dedi.

İçbak, dizilerde çalışanların bu çalışma koşullarında "mucizeler yarattığını" belirterek, "Fakat bu şöyle bir deformasyona yol açtı: Bir fabrikasyon üretim tarzı, ne kadar hızlı o kadar iyi. Hem yönetmen hem görüntü yönetmeni açısından haliyle bir şeyler gözden kaçabiliyor. Bu hızlı çalışma temposunun yerleşik bir hale gelmesiyle 'Biz 5 günde çekiyoruz, siz 5 haftada mı çekiyorsunuz, biraz ağır mı çalışıyorsunuz?' noktasına dönüyor iş. Hayır, sinemada özenli, titiz ama çok hızlı çalışarak ancak o kadar sürede çekiliyor ama şimdi gittikçe çekim süreleri daralmaya başladı, o biraz üzücü." diye konuştu.

İçbak, dizilerde çift kamera, çift yönetmen gibi yaklaşımları da "Bir mutfakta üç tane aşçı olmaz." sözleriyle eleştirdi.

Söyleşinin İçbak'ın kariyeri, Türk sineması ve dizilerle ilgili bölümünün detayları şöyle:

Kamerayla buluşma: "Babam bana 8 milimetre bir kamera aldı, aile filmlerini çekmeye başladım"

Barışkan Ünal: Hikayenizle başladığımızda, herkesin ilk merak ettiği şu soru oluyor: Sinemaya nasıl başladığınız ama benim özellikle merak ettiğim şu: Siz 1980'lerin ikinci yarısında sektöre adım attığınızda Türk sinemasının zor bir dönemiydi, seyircinin salondan çekildiği, imkanların kısıtlı olduğu bir dönemdi. Sizin de çok güzel çizimleriniz var, pilotluğa yeteneğiniz var. Bu kadar yetenekli biri olarak başka alanları seçebilecekken neden böyle zorlu bir dönemde sektöre girmeye karar verdiniz?

Uğur İçbak: Ben Manisa doğumluyum. Çok fazla yazlık sinemalar vardı ve halkın tek eğlencesi sinemaydı. Bir gün içinde üç film izlediğimiz oluyordu. Babam, halam öğretmen. O dönemin önemli filmleri, o büyülü dünya çocuk aklıyla beni etkiledi. Evdeki oyunlarım da onunla ilgili olmaya başladı. Havacılığa da merak o zamanlar başladı aslında, 5-6 yaşlarında. Sokakta oynayan da bir çocuktum ama o filmlerin beni etkilediğini sonradan daha iyi irdeledim: Platformlarda şimdi eski filmler tekrar dönüyor ya onları tekrar izleyince "Ya ben bunu çocukluğumdan hatırlıyorum, demek ki ben bu filmden etkilenmişim" diye oturttum kafamda. İlk heves öyle başladı, bir meslek olarak ben bunu yapayım gibi değil.

Sonra İstanbul'a taşınınca babam bana 8 milimetre bir kamera aldı. Hatta annem der ki, "O dönemki bir maaşıyla o kamerayı aldı", hala saklıyorum onu. Aile filmlerini, gezileri çekmeye başladım. Şimdi video kameralar var ya, o dönem pozitif çekiyoruz, yıkanıyor, izliyoruz evde. Projeksiyon makineleri. Ben biraz daha işi abarttım tabii: Montaj setleri, mikserler, seslendirmeler kurdum. Profesyonel şeyler değildi tabii ki, ev videoları diyelim. Hep böyle bir arayış içinde geçti ortaokul çağları.

Lise çağlarımda ise İstanbul'da kültürel sanat etkinlikleri, Sinematek ve şu an mezunu olduğum ve hala da öğretim görevlisi olarak devam ettiğim Mimar Sinan Üniversitesi'nin halka açık gösterimleri. Orada Lütfi Akadlar, Metin Erksanlar, Türk sinemasının ana direkleri, o okulda görüyordum onları, öğretim görevlileriymiş meğerse. Dedim ki "Bu okul benim okulum, başka bir yerde ben okumak istemiyorum." Hedef atış orası olsun diye. İlk başlangıç böyle oldu sinemayla.

Görüntü Yönetmenliği tercihi: "Galiba bir dünya yaratmak tarafı beni çekiyordu"

Barışkan Ünal: Genellikle çocukken merak, heves oluyor ama sonra geçmeye başlıyor. Siz meslek olarak İstanbul ortamını gördüğünüzde mi karar verdiniz yoksa hep film çekiyor gibi mi hissettiniz kendinizi, o duyguyu nasıl hissettiniz?

Uğur İçbak: Galiba bir dünya yaratmak tarafı beni çekiyordu. Kamera, kadraj, o kadrajın içinde bir şeyler yapmak, oraya görüntüyü sığdırmak. Aile filmleri bile çekiyorken mesela halama, enişteme birkaç tekrar yaptırıyordum, "Buradan yürüyün" gibi. Mesela yılbaşında aile filmleri çekiyordum ama çekemediğim planlar oluyordu, bir hafta sonra tekrar herkese aynı kıyafetleri giydirtip eksik planları tamamlıyordum.

Yani sinema biraz aldatma sanatı ve -miş gibi göstermektir ya kamera tarafı beni çok çekti. Çünkü filmleri izlediğinizde bir film yapılıyor evet ama o çekimlerin ardında birileri var. Görüntü Yönetmeni kavramını o zaman bilmiyordum ama kameranın arkasındaki insanlar, bir ekip. Daha sonra o dönem sosyal medya yok, gazete küpürlerinden kamera resimleri, set fotoğrafları kesip oradan bir şeyler anlamaya çalışıyordum.

Ayrıca okulumuzda, Sinematek'te ve İFSAK Sinema Kulübü'nde filmleri izleyince, orada arkadaşlarım da oldu. Bunlardan birisi çok değerli yönetmenimiz Yeşim Ustaoğlu. Yeşim de o zamanlar yönetmen olarak ilk işlerini çekmek istiyor. Ben kamera, görüntü tarafına heves ettim. Yani yönetmen olarak bir şey yazayım çekeyim tarafı değil ama onun nasıl çekileceği kısmı beni enterese etti.

Yeşim'le onun ilk kısa filmlerinde aslında doğrudan, ustalarım oldu ama neredeyse usta olmadan direkt görüntü yönetmeni gibi başladım. Belki bu bir cahil cesareti gibi algılanabilir ama doğrudan öyle başladık.

İlk filmlerle gelen başarı: "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülleri

Barışkan Ünal: Sinan Çetin ile "Gökyüzü" filminden sonra, tamamında görüntü yönetmeni olarak çalıştığınız ilk uzun metraj film "Denize Hançer Düştü". Mustafa Altıoklar'ın da ilk uzun metrajlı filmi. Bu ilk filmle hemen Altın Portakal'da "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülü aldınız. Akabinde Yeşim Ustaoğlu'ya çektiğiniz "İz" filmi yine Altın Portakal'da "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülünü getirdi. Mustafa Altıoklar'la "İstanbul Kanatlarımın Altında" filmiyle de SİYAD Sinema Ödülleri'nde "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülünü aldınız. Sektöre bu kadar hızlı başlayıp, bu kadar hızlı şekilde en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini almayı nasıl başardınız?

Uğur İçbak: Aslında beklediğim bir şey değildi ama Yeşim'in filmlerinde ben direkt negatif pozlama yaptım. Okuyordum tabii, meraklıyım, pozometre kullanımı, ışık çok enterese ediyordu beni ki görüntü yönetmeninin ana işi zaten ışık tasarımı. Işıkla resim yapıyoruz biz, ışık bilgisi olmadan olmaz. Hep o tarafa kafa yordum. Kısa filmlerle Yeşim (Ustaoğlu) yönetmenliği öğrendi, ben de görüntü yönetmenliğini.

İlk "Gökyüzü" filmi var. Aslında filmin görüntü yönetmeni olacaktım, ilk Sinan Çetin öyle istemişti. O zaman Türk filmlerinde çok sesli çekim yoktu, film sesli çekilecekti ama yapım firması beni çok genç buldu ve dediler ki "Kısa filmlerin var ama biz nasıl cesaret edelim sana koca filmi". Sinan da -çok severim- "deli dolu bir yönetmen" dediler. Bir de filmde star yok, iki kişi var, star değil. "Çok riskli. Sinan Bey'in yanına görüntü yönetmeni olarak deneyimli birini vermek isteriz. Erdoğan Engin'e asistanlık yapar mısın" dediler. "Tabii ki yaparım" dedim, çok güzel çalıştık ama Erdoğan abi sonlara doğru başka bir projeyle mi çakıştı, bir şeyler oldu ayrılmak zorunda kaldı. Ben zaten projeyi başlatmıştım kamera listeleri, ışık listeleri gibi. Sinan da beni bırakmak istemedi. Geri kalanı ben tamamladım. O öyle yarım bir yapılmış iş ama görüntü yönetmeni olarak filmde jenerikte geçiyorum.

"Denize Hançer Düştü" aslında şimdi bağımsız sinema diyeceğimiz bir çalışma tarzıyla çok minimal bir bütçe ve ekiple çekildi, çok keyifli bir işti. Orada daha doğal aydınlatma olsun, ışık yapılmış gibi durmasın gibi -yabancı filmlerden de etkilendiğim için- öyle bir çabaya girdim. Hani ödül alır mıyım, öyle bir düşüncemiz yoktu hatta Burdur'da askerdeydim, açıklandı, gelin dediler, gelemiyorum dedik. Bir başkası aldı ödülü, bana sonra takdim etti. Öyle oldu yani o ilk film. Çok keyifliydi "Denize Hançer Düştü".

Başarıda kısa filmlerin rolü: "Kısa filmler bir eskiz ama çok da değerli"

Barışkan Ünal: Sizin ilk filminizle en iyi görüntü yönetmeni ödülünü almanızın temelinde aslında dört iyi kısa filme imza atmanız olduğunu gösteriyor, onlarda acemiliğinizi giderdiniz.

Uğur İçbak: Çok doğru bir saptama. Çünkü o zaman biraz daha zordu her şey. Yani bir film pozluyorsunuz, negatif çekiyorsunuz, riski çok büyük. Hatalı pozlama yaptığınızda tekrar şansınız çok fazla yok, ışık ölçerlerle ışığı ölçmeniz lazım. Gerçekten mesleği öğrendik hiç fark etmeden, hiçbir iddiamız da olmadan. Amacımız bir şeyler çekelimdi. Hocalarımızın ücretsiz verdiği kameralar, stüdyoların bize sağladığı imkanlarla. Hatırlıyorum, sadece görüntü yönetmeni değil teknik işleriyle ilgili de üstlenmiştik, imece usulü. Yeşim'in filmine, Fono Film'den Cemal Bey stüdyoyu açtı, sabaha kadar negatif montaj yaptığımı biliyorum. Hala da sektör destekliyor kısa film yapmak isteyen gençleri. Bu şekilde sektör bize çok büyük bir fayda sağladı aslında o dönem. Yani kısa filmler bir eskiz ama çok da değerli. Ben hala da devam ediyorum zamanım oldukça destek olmaya çalışıyorum projelere ve öğrencilere.

Eşkıya'nın görüntü yönetmenliği: "Sürpriz oldu genç görüntü yönetmeni olarak beni seçmesi"

Barışkan Ünal: Görüntü Yönetmenliğini yaptığınız diğer film "Eşkıya", Türk sinema tarihine, ana akım Yeni Türk Sineması'nı başlatan film olarak geçti. Senaryosunun yanı sıra dönemiyle karşılaştırdığımızda çekimler ve atmosfer açısından da yenilik, daha fazla profesyonellik, Hollywood yapımlarına benzer kalite getirmişti. Usta Yönetmen Yavuz Turgul'dan bu senaryo size geldiğinde, bu şekilde bir dönüm noktası olacağını hesap ettiniz mi?

Uğur İçbak: Bana gelene kadar kimsenin aklına gelmedi. Yavuz Bey hala söyler: "Benim filmlerim şarap gibidir sonradan anlaşılır". "Muhsin Bey" mesela benim çok beğendiğim bir filmdir ama tabii daha önceki Yeşilçam düzeniyle alışılmış teknik ekipmanlarla çekilmiş bir işti. Eşkıya noktasında, Yavuz Bey, Yeşilçam kökenli ama modern sinemaya çok uyum sağlamış bir yönetmen, çok titiz, ön hazırlığa çok önem veren bir kişi. Benim için sürpriz oldu genç bir görüntü yönetmeni olarak beni seçmiş olması. Çektiğimiz işleri izlemiş sanıyorum. Yavuz Bey ve biz güzel bir iş yapmak peşindeydik. Çekerken o öyle bir dönüm noktası olacağı durumunu bilmiyorduk.

Barışkan Ünal: Ama farklı bir film çekmekte olduğunuzun farkındaydınız.

Uğur İçbak: Kesinlikle. Eşkıya birçok ilklerin filmi aslında. Sesli çekildi, Yavuz Bey'in ilk sesli filmi. Türkiye'de ilk sesli çekim demeyeyim, Erden Kıral'ın "Ayna"sı ve başka filmler var. Hatta Muhsin Ertuğrul döneminde de siyah beyaz dönemde sesli çekimler yapılıyormuş ama modern ekipmanlarla, motor gürültüsü olmayan sesli çekime uygun kameralarla, sesli çekim teknikleriyle ve daha çok negatif harcayarak, ilk dijital ses Eşkıya'da uygulandı. İlk dijital montaj da Avid sistemiyle Eşkıya'da yapıldı. Dolayısıyla saptamanız çok doğru, farklı bir yöntemle yapıldı film.

Eşkıya'nın başarısı: "İlk iki hafta iş yapmadı, sonrasında ana negatif yırtılacak kadar çok baskı yapıldı"

Uğur İçbak: İlk iki hafta çok iş yapmadığını biliyorum, yapımcılardan. Hatta ilk haftalarda "Acaba bunu büyük bir firmaya satsak mı?" gibi konuşmalar olmuş. Fakat en değerlisi şu: Film seyircinin ilgisiyle ve kulaktan kulağa fısıltıyla, komşusu komşusuna "Gidin izleyin" diyerek başarı kazandı. O zaman kopya basılıyordu, analog dönem. İki-üç haftadan sonra ek kopyalar basmak gerekti. Ben de tabii görüntü yönetmeni olarak post-prodüksiyonda görüntü aşamasında bulunuyorum. Artık ana negatifimiz yırtılmaya başladı ve ilk olabilir, negatiften kopya negatif aldık, yeni kopyalar öyle basıldı. Sayı bir anda arttı, dağıtım arttı, hiç beklenmedik bir şekilde böyle bir etki oldu.

İstediğiniz kadar iyi görüntü olsun, istediğiniz kadar iyi ses olsun bunun arkasındaki yönetmen. Yönetmenin bakışı ve yönetmenin yazdığı çizdiği önemlidir. Yani filmin başarısı yönetmenin başarısıdır, ardından da bizim geri kalmayarak kendi üstümüze düşeni yeterince yapabilmiş olmamızdır aslında. Hiçbir şekilde bizim çalışmalarımızın çok ön plana çıkmaması gerekiyor. "Eşkıya"nın başarısı biraz öyle.

Türk filmlerinin görüntü ve teknik kalitesi: "Birçok Avrupa ülkesinden daha ileri"

Barışkan Ünal: Türk sinema tarihinin 40 yıldan uzun süren gelişimine tanıklık ettiniz. Bu 40 yıldaki gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz hem sinematografi hem senaryolar açısından?

Uğur İçbak: Dünya sinemasının film üretme tarzıyla film yapmaya başlayınca birçok şeyimiz çok yaklaştı. Hatta günümüzde artık dijital imkanlarla neredeyse bizim filmlerimizin teknik kalitesi, görüntü çalışması aynı seviyeye geldi. Birçok Avrupa ülkesinden daha ileri olduğunu da söyleyebilirim.

Her zaman söylediğimiz bir şey var tabii: Bizim gibi çok zengin bir coğrafyada hala bize özgü yaratıcı hikayeler konusunda eksikliğimizin olduğu. Daha fazla yaratıcı hikayeler çıkabilir ama yavaş yavaş belli bir seviyeden sonra gittikçe yükseldi. Çok değerli yeni genç yönetmenlerimiz var. Festivallerde, en son Berlin'de iki tane en önemli ödülü iki Türk filmi aldı. Daha önce hocalarımızdan Metin Erksan'ın "Susuz Yaz"ı ve diğerleri yine festivallerde ödül almıştı.

Dizilerde bir bölümün 4-5 günde çekilmesi: "Deformasyona yol açtı, fabrikasyon üretim tarzı"

Uğur İçbak: Bu arada Türk sinemasının siyah beyaz dönemi, gerçekten yabancı ülkelerdeki eşdeğer siyah beyaz filmlerle aynı düzeydeydi. Sonra bir bozulma dönemi yaşamışız renkli filmle birlikte ve daha sıkışık bütçelerle. Şimdi yine öyle bir yöne doğru döndük yalnız, o beni üzüyor.

Barışkan Ünal: Ne açıdan, bütçeler ve çekim ortamları açısından mı?

Uğur İçbak: Evet, çekim ortamları ve bütçe açısından çok hızlı, çok acele. Para da yok yapımda ayrılabilecek ama bu teknik kaliteyi ve filmin kalitesini aşağıya çeken bir unsur. Biraz ulusal kanal dizileri de buna sebep oldu.

Barışkan Ünal: Diziler sizce nasıl olumsuz etkiledi?

Uğur İçbak: Ulusal kanal dizilerde çalışan bütün arkadaşlarımız çok değerli, mucize yaratıyorlar. Ama bir baskı var. Bizim bir sinema filminde çektiğimiz kadarlık bir süreyi, yani 90-100 sayfayı, 4-5 günde çekmek zorunda kalıyorlar. İsteyerek değil, çarkın düzeni bu ama mucize. Düzgün bir iş yapabilmek çok zor ve ben şaşıyorum çok güzel işler çıkarmaya çalışıyorlar, hiç kimsenin kusuru yok orada.

Fakat bu şöyle bir deformasyona yol açtı: Bir fabrikasyon üretim tarzı, ne kadar hızlı o kadar hızlı. Hem yönetmen hem görüntü yönetmeni açısından haliyle bir şeyler gözden kaçabiliyor. Bu hızlı çalışma temposunun yerleşik bir hale gelmesiyle "Biz 5 günde çekiyoruz, siz 5 haftada mı çekiyorsunuz, biraz ağır mı çalışıyorsunuz?" noktasına dönüyor iş. Hayır, sinemada özenli, titiz ama çok hızlı çalışarak ancak o kadar sürede çekiliyor ama şimdi gittikçe çekim süreleri daralmaya başladı, o biraz üzücü.

Doğrusu "Çift kamera, çift yönetmen" gibi olmaya başladı ama iki tane görüntü yönetmeni yok sinema filminde. İkinci ekip olabilir dizilerde, mecburen olabilir. Ama kreatif bir iş yapıyorsanız bir mutfakta üç tane aşçı olmaz. Görüntü yönetmeni bütün sürecin başındadır, yönetmen öyledir. Çiçek böcek çekilecekse bile biz çekmeye çalışırız. Tabii ki yabancı filmlerde de ikinci ekip var ama onlar bizim dizilerdeki gibi oyunculu bir şey çekmiyor; araba geçişi, genel çekim yapıyorlar ve bu görüntü yönetmeni kontrolünde oluyor. Böyle bir deformasyon başladı, dijitalle de geldi bu.

Dizi sektörü: "Çok ağır saatler ve müthiş gelir dengesizliği var"

Seyirci sorusu: Dizi sektöründe bölümlerin her birinin uzun metraj film uzunluğunda çekilmesi set çalışanlarını da çok zorlayan bir durum. 15 yıl kadar önce "Yerli dizi yersiz uzun" sloganlarıyla protestolar yapılmıştı ama gözle görülür bir değişiklik olmadı. Değişim neden görülmüyor sizce?

Uğur İçbak: Öyle bir düzen var ama bir fabrikasyon bir düzen. Sebep ne? Araya giren reklam kuşakları sebebiyle o diziler o kadar uzun tutuluyor. Yoksa o reklamları çekin alın içinden, 40 dakikaya inecek aslında. O zaman da o diziyi çekemeyecekler çünkü reklam gelirinden (gidecek). Mesela bizim Türk dizileri yabancı ülkelerde çok beğeniliyor deniyor. Teknik standartları yükseldi. Ekip arkadaşların hepsi alnından öperim, mucize yaratıyorlar diyorum, kimseye bir lafım yok ama sistem doğru değil. Çok ağır saatler ve müthiş gelir dengesizliği var. Şimdi oyuncular kızmasın bana ama karavanlar karavanlar, her starın ayrı karavanı var. Tamam olsun ama bu kadar çok hantal bir yapıyla hareket edemezsin, çekim yapamazsın. Ayrıca, oyuncuların çok astronomik paralar aldıklarını söylüyorlar, hak etsinler tabii ama öbür tarafta teknisyenler insanlar eziliyor, çok kısa sürede bir şey çekmeye çalışıyorlar.

Şöyle güzel bir şey de oldu, platformlarda çekilen diziler, sinema tadıyla dizi hızı arasındaki bir tatta. Çok düzgün işler de çıkabiliyor. Çalışma şartları ve üretim tarzı biraz daha düzgün, sinema standartlarında.

Barışkan Ünal: Yani platformların olumlu bir etkisi mi oldu bu noktada sektöre?

Uğur İçbak: Bir miktar oldu ama şöyle bir şey de oldu: Bu yapımcıları biraz öldürüyor çünkü bu sefer o platform ana yapımcı oldu. O zaman da onun belli kuralları, kendi içinde doğruları oluyor ama işte çok şükür ki film çekebilmek güzel. İnsanlar bir şeyler çekebiliyorsa, platforma olsun, normal vizyona çıkacak film olsun, bu zamanda büyük başarı olarak görüyorum ben.

Sanat sineması: "Kalbimiz hep orada zaten"

Barışkan Ünal: Peki bu nasıl aşılabilir? Bütçeleri bir kenara koyarsak ya da aşılabilir mi film tarafında?

Uğur İçbak: Film tarafında durum bütçelerle alakalı, yoksa hiç kimse sıkışık sıkışık çekmek istemez. Daha önce Derviş Zaim hocamızın da bu programda bahsettiği gibi, taşları ona göre, kuralları ona göre koyarsanız niye olmasın. Çok güzel gerilla tarzı çekime ben de varım, gönlüm orada. Bizim hep Yeşim'le (Ustaoğlu) çektiğimiz o kısa filmler ile "İz", küçük bir ekiple minimal gerilla tarzı diyebileceğimiz az planlı işlerdi. Karavanlar yok, daha hızlı hareket edebiliyoruz. Kalbimiz hep orada zaten. Bütçeleri daha yönetilebilir hale getirip çekilebilir.

Para bulmak çok zor, şu sıra film çeken kişiyi alkışlamak lazım. Kalite anlamında diyorum, bizim mesela "İstanbul Kanatlarımın Altında" filmimiz bütün bir yaz, 11 hafta sürdü. Bayağı set prodüksiyonlu bir işti. Hızlı çalışıyoruz ama o kadar sürede oluyor. "Av Mevsimi", "Yol Ayrımı" 7-8 hafta sürdü. "Eşkıya" 7,5-8 hafta planladık, yarım hafta erken bitti. O kadar geniş bir zaman değil o aslında. Yabancı film setlerinde de bulunuyorum zaman zaman, öyle bir program geliyor ki ancak yetiyor.

(Sürecek)

Kaynak: AA / Barışkan Ünal
Haberler.com
500

Haberler.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve haberler.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.