Orta Doğu'da Lübnanizasyonu tersine çevirmek mümkün mü?
Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, Orta Doğu'daki istikrarsızlıkların "Lübnanizasyon" kavramıyla ilişkisini ve bu sürecin nasıl tersine çevrilebileceğini AA Analiz için kaleme aldı.
Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, Orta Doğu'daki istikrarsızlıkların "Lübnanizasyon" kavramıyla ilişkisini ve bu sürecin nasıl tersine çevrilebileceğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Son dönemde Orta Doğu'da art arda yaşanan gelişmeler, bölgesel istikrarsızlığı derinleştirerek tüm coğrafyayı giderek daha belirgin bir "Lübnanizasyon" (Lübnanlaşma) sürecinin içine sürüklüyor. Bir dönem yalnızca Lübnan'a özgü bir olgu olarak görülen, etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden merkezi devlet otoritesinin aşınmasını ifade eden Lübnanizasyon kavramı, bugün bölgenin geneline yayılmış durumda.
2003 işgalinin ardından Irak'ta merkezi devlet yapısının zayıflaması ve ülkenin etnik-mezhepsel eksenlerde ayrışması bu sürecin ilk somut örneklerinden biri oldu. İran'ın, Irak ve Afganistan işgalleri sonrasında oluşan güç boşluklarını doldurmak amacıyla izlediği proaktif dış politika ise birçok ülkede merkezi otoriteleri daha da zayıflatarak etnik ve mezhepsel yapıların ayrılıkçı eğilimlerini güçlendiren bir etki yarattı. Buna İsrail'in 7 Ekim sonrasında Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarıyla derinleşen istikrarsızlık, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetin Yemen başta olmak üzere Afrika Boynuzu ve Körfez havzasına yaydığı krizler ve İran'da son dönemde tırmanan sokak olayları eklendi. Tüm bu gelişmeler, Lübnanizasyon sürecini tekil örneklerin ötesine taşıyarak Orta Doğu'nun tamamını kuşatan yapısal bir girdaba dönüştürmüş görünüyor.
Mevcut tablo karşısında zihinleri meşgul eden asıl soru çok net: Orta Doğu'yu pençesine alan bu Lübnanizasyon girdabından bir çıkış yolu bulmak mümkün mü? Bölgeyi etkisi altına alan parçalanma süreci, münferit krizlerin toplamından ziyade, güvenlik mimarisinde yaşanan köklü ve kapsamlı dönüşümün bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla çözüm de kısa vadeli müdahalelerde ya da tekil uzlaşı arayışlarında değil, bölge güvenlik mimarisinin bütüncül bir revizyonunda yatıyor. Orta Doğu'nun yeniden istikrar üretebilen bir yapıya kavuşması, ancak rekabeti sınırlayan, devlet kapasitesini güçlendiren ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yeni bir güvenlik düzeninin inşasıyla mümkün olabilir. Bu kritik eşikte Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Pakistan gibi bölgenin önemli aktörlerinin, Lübnanizasyonu derinleştiren dinamikleri tersine çevirebilecek yapıcı roller üstlenmeleri önem taşıyor.
Orta Doğu'nun Lübnanizasyon süreci
Orta Doğu'nun bugün içine düştüğü yapısal krizleri anlamak için bölge güvenlik mimarisinde yaşanan köklü dönüşümü 2003'deki Irak işgaliyle başlatmak isabetli bir yaklaşım olacaktır. ABD'nin Irak'ı işgali, yalnızca Saddam Hüseyin rejimini devirmekle kalmadı, merkezi devlet otoritesini felç ederek ülkeyi içe kapattı. Kısacası ABD, Irak'ın bölgesel meselelere olan ilgisini zayıflatarak ülkeyi bölgesel denklemin dışına itti. Bu otorite boşluğunda filizlenen etnik ve mezhepsel ayrışmalar, Lübnanizasyon olarak tanımlanan ve merkezi devletin toplumsal kompartımanlar arasında bölüşüldüğü süreci tüm bölgeye ihraç eden ilk kıvılcım oldu.
2010'da patlak veren Arap Baharı ise bu dönüşümü geri dönülemez bir hıza ulaştırdı. Arap sokağının değişim taleplerinin karşılıksız kalması veya şiddetle bastırılması, Mısır ve Suriye gibi bölgenin iki tarihsel "pivot" gücünü sarstı. Mısır'ın iç sorunlarına gömülmesi ve Suriye'nin on yılı aşkın bir süre yıkıcı bir iç savaşa sürüklenmesi Körfez, Levant ve Kızıldeniz jeopolitiğinde geniş çaplı güç ve güvenlik boşluklarına yol açtı.
Bu stratejik boşluğu kendi lehine çevirmek isteyen İran, proaktif ve yayılmacı bir dış politikayla bölgedeki Şii azınlıklar üzerindeki ideolojik nüfuzunu tahkim etmeye yöneldi. Tahran'ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'de merkezi hükümetleri devre dışı bırakan devlet dışı silahlı aktörleri desteklemesi, Lübnanizasyon girdabını derinleştiren en temel dinamiklerden biri olarak değerlendirilmelidir. İran'ın Basra Körfezi'nden Akdeniz'e, Güney Arabistan'dan Kızıldeniz'e uzanan bu nüfuz alanı, İsrail ve bazı Arap ülkelerinin tehdit algılarını örtüştüğü ve bölgesel rekabetin "statükocular" ve "revizyonistler" arasında sert bir hesaplaşma aşamasına taşındığı süreci başlattı.
İran'ı dengeleme arayışındaki Körfez ülkelerinin desteğini ve oluşan güvensizlik atmosferini fırsat bilen İsrail, uzun süredir planladığı revizyonist ajandasını 7 Ekim sonrası dönemde devreye soktu. İsrail'in genişlemeci güvenlik doktrini, Mısır'ı çevrelemeyi, Suriye'yi içeriden felç etmeyi ve İran'ın vekil unsurlarını tasfiye ederek nihayetinde Tahran'da bir rejim değişikliğini hedeflediği bilinen bir gerçek. Özellikle 7 Ekim sonrasındaki süreçte İsrail'in Lübnan, Suriye, Yemen ve doğrudan İran'ı hedef alan saldırıları, bölgedeki merkezi yönetimlerin siyasi ve askeri kapasitelerini tamamen aşındırarak yeni bir çözülme dalgasına zemin hazırladı.
Oluşan bu kaotik ortamda, uzun süredir marjinalleştirilen etnik ve mezhepsel azınlıklar, İsrail ve ABD gibi dış aktörlerin de sağladığı destekle siyasal alandaki ağırlıklarını artırma arayışına girdi. Merkezi hükümetlerin zayıflığını fırsata çeviren bu yapılar, maksimalist hedefler doğrultusunda ayrılıkçı eğilimleri güçlendirerek ulus-devlet yapısını temelden sarsan ve bölgeyi giderek daha derin bir Lübnanizasyon hattına sürükleyen bir yörüngeye yöneldi. Gelinen noktada Orta Doğu, dış müdahaleler, bölgesel yayılmacılık ve mikro-milliyetçilik baskısı altında, merkezi devletlerin yerini parçalı ve istikrarsız yapıların aldığı topyekun bir Lübnanizasyon sürecine hızla sürükleniyor.
Orta Doğu'da bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden inşası
Bugün Orta Doğu'yu kuşatan Lübnanizasyon felaketi, bölge başkentlerinde yankılanan en yakıcı stratejik soru haline gelmiş durumda. Devlet kapasitesini aşındıran, toplumsal fay hatlarını siyasal rekabetin ana eksenine dönüştüren ve ülke bütünlüklerini doğrudan hedef alan bu süreç, artık münferit bir kriz değil, bölgesel bir yapısal çözülme olarak değerlendirilmelidir. Gelinen aşamada gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmış durumda. Bunlardan ilki, Lübnanizasyon girdabının tüm bölge ülkeleri için en büyük ortak tehdit olduğudur. İkincisi ise sınırları aşan, etnik ve mezhepsel dinamiklerle beslenen bu devasa girdabı, devletlerin tek tek kendi imkanlarıyla dizginlemesinin artık mümkün olmadığıdır.
Lübnanizasyonun bölgesel bir güvenlik salgınına dönüşmesi, geleneksel "ulusal çözüm" arayışlarını da işlevsiz kılıyor. Bir ülkede palazlanan devlet dışı silahlı aktörler, komşu coğrafyalardaki ayrılıkçı motivasyonları tetiklerken; bir başkentte yaşanan otorite kaybı, tüm bölgeyi içine çeken yeni bir istikrarsızlık alanı yaratıyor. Bu domino etkisi, bölgenin pivot aktörlerini daha önce hiç olmadığı kadar ortak bir tehdit algısında buluşturmuş durumda. Çünkü Lübnanizasyon artık sadece "içsel bir kriz" değil, komşu devletlerin ulusal güvenliğini, toprak bütünlüğünü ve jeopolitik bekasını doğrudan tehdit eden kolektif bir yıkım projesidir.
Bu tehdit haritası dikkatlice incelendiğinde, risklerin ne denli iç içe geçtiği açıkça görülecektir. Suriye ve Irak'ta merkezi otoritenin zayıflaması, Türkiye için sadece bir sınır güvenliği meselesi değil, bölgesel düzenin öngörülemez hale gelmesi ve kontrol dışı aktörlerin hareket alanı kazanması demek olabilir. Benzer şekilde, İran'da yaşanabilecek bir merkezi otorite aşınması sadece kadim bir devletin zayıflaması anlamına gelmez. Bu durum Kafkasya'dan Basra Körfezi'ne kadar telafisi imkansız güç boşlukları üreterek tüm bölgeyi kırılgan bir dengeye itebilir. Bu senaryo, Suudi Arabistan'ın güvenliğini sarsacağı gibi, Beluç ayrılıkçılığı üzerinden Pakistan'ın toprak bütünlüğünü de doğrudan hedef alacaktır. Öte yandan, Sudan ve Somali'deki parçalanmayla Yemen'deki kronik istikrarsızlık, Suudi Arabistan'ın güney kuşağını ve Kızıldeniz ticaret yollarını baskı altına alırken, Nil havzası üzerindeki gerilimi tırmandırarak Mısır'ın hayati çıkarlarını ve hudut güvenliğini tehlikeye atabilir.
Dolayısıyla tüm bölgesel aktörler için en büyük ortak tehdit haline gelen Lübnanizasyon'un yayılması, hiçbir aktörün "uzaktan izleyebileceği" bir lüks değil. Çünkü meydana gelen her yeni çözülme, bir diğer pivot devletin ulusal güvenliğinde derin yaralar açabilir. Bu tablo, bölge devletlerini farklı rekabet başlıklarına rağmen asgari müştereklerde buluşmaya ve bölge güvenlik mimarisini yeniden inşa etmeye zorluyor.
Türkiye, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi merkezi ağırlığı olan ülkelerin taşıyıcı omurgasını oluşturacağı kapsamlı bölge güvenlik mimarisi kurulması bu sorunun çözmenin en iyi yolu olabilir. Bu pivot aktörler arasındaki yıkıcı rekabetin yerini kurumsallaşmış işbirliği, ortak tehdit tanımı ve kolektif caydırıcılık almalıdır. Nihayetinde bu aktörleri aynı masada tutacak, ortak güvenlik önceliklerini somutlaştıracak ve sahada sonuç üretecek bir kurumsal düzenek, gerekirse bir bölgesel güvenlik paktı, çözülme dinamiklerini tersine çevirebilecek bir seçenek olarak duruyor. Orta Doğu, ancak bu pivot güçlerin kurumsal bir iradeyle birleşmesi sayesinde Lübnanizasyon girdabından kurtulup yeniden istikrar üreten bir coğrafyaya dönüşebilir.
Orta Doğu'nun karşı karşıya olduğu Lübnanizasyon olgusunun, artık tek tek ülkelerin "iç krizi" olmaktan çıkıp, tüm bölge devletlerinin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan ortak bir tehdide dönüştüğü görülmektedir. Bu nedenle çözüm, ikili pazarlıkların ya da geçici uzlaşıların ötesinde, bölgesel ölçekte kurumsallaşmış bir kolektif güvenlik yaklaşımı ihtiyacını ortaya koyuyor. Türkiye, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi pivot aktörlerin ortak tehdit tanımı etrafında inşa edeceği askeri işbirliği, istihbarat koordinasyonu ve birlikte harekat kabiliyeti, caydırıcılığı kurumsallaştırarak çözülme dinamiklerini tersine çevirebilir.
[Doç. Dr. Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

















