Yahudi-Hristiyan Değerleri Söylemi Müslümanları Dışlıyor

Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Batı'da 'Yahudi-Hristiyan değerleri' söylemi, Müslümanları dışlayan ve İsrail'e koşulsuz desteği meşrulaştıran siyasi bir sınıra dönüştü. Georgetown Üniversitesi'nden Mobashra Tazamal, bu dilin Müslümanları iç tehdit olarak konumlandırdığını ve Gazze'deki soykırımın varoluşsal çatışma olarak sunulduğunu ifade etti.

Batı siyasetinde uzun süre ortak bir dini ve kültürel mirasın ifadesi olarak sunulan "Yahudi-Hristiyan değerleri" söylemi, son yıllarda kimin topluma ait olduğunu belirleyen, Müslümanları dışlayan ve İsrail'e yönelik koşulsuz desteği meşrulaştıran siyasi bir sınıra dönüşüyor.

Georgetown Üniversitesi bünyesinde İslamofobi üzerine araştırmalar yürüten The Bridge Initiative Projesi Direktör Yardımcısı Mobashra Tazamal, AA muhabirine, bu terminolojinin Müslümanların "medeniyet ötekisi" ve "iç tehdit" olarak inşa edilmesindeki rolünü ve Gazze'deki soykırıma ilişkin tartışmalara etkisini değerlendirdi.

İslam ve Müslümanlara ilişkin toplumsal algının kullanılan dille şekillendiğini belirten Tazamal, Batı'da Müslümanları tehlikeli, şiddet yanlısı ve toplumun geneline yönelik tehdit olarak sunan dilin, kamuoyunun İslam'a dair bilgisini ön yargılı hale getirdiğini söyledi.

Tazamal, "Dil, anlayışımızı ve İslam ile Müslümanlar hakkındaki bilgimizi inşa eder. Kullanılan dil onları tehlikeli, şiddet yanlısı ve toplumun geneline yönelik tehdit olarak çerçevelediğinde, kamuoyunun bu dine ve mensuplarına ilişkin anlayışı ciddi biçimde önyargılı ve sorunlu hale geliyor." dedi.

"Yahudi-Hristiyan" ifadesi dışlama mekanizmasına dönüştü

Tazamal, son yıllarda yaygınlaşan "Yahudi-Hristiyan değerleri" terminolojisinin Müslümanları ırksallaştırdığını ve dini kimlikleri üzerinden ulusal "biz"in dışına ittiğini kaydetti. Bu kullanımın, Samuel Huntington ve Bernard Lewis gibi isimlerin çalışmalarında öne çıkan medeniyetler arası çatışma anlayışını güncel siyasete taşıdığını ifade etti.

Geert Wilders, Nigel Farage ve Binyamin Netanyahu gibi siyasetçilerin kavramı teolojik ortaklıkları anlatmaktan çok dışlama aracı olarak kullandığını vurgulayan Tazamal, "Bu söylem bir 'biz' ve 'onlar' ayrımı oluşturuyor. 11 Eylül sonrası güvenlikleştirilmiş siyasi iklimde Müslüman artık yalnızca "medeniyet ötekisi", azınlık ya da göçmen değil, hem ırksal hem dini öteki ve dolayısıyla iç düşman olarak görülüyor." diye konuştu.

Söz konusu çerçevenin Haçlı döneminin "bizim inandığımıza inanmayanlar medeniyet tehdididir" mantığını yeniden ürettiğini söyleyen Tazamal, Müslümanların dışarıdan geldiği varsayılan tehdit olarak gösterildiğine dikkati çekti.

Tazamal, "Siyasetçiler demografik ele geçirme, ülkeyi doldurma ve işgal gibi ifadeler kullanıyor. Böylece mesele yalnızca göçmen karşıtlığı olmaktan çıkıyor; 'Onları sevmiyoruz ve yaşam tarzımıza tehdit oluşturuyorlar.' deniliyor. Ardından hakların ve ülkeye girişin sınırlandırılması, en uç noktada ise Müslümanların sınır dışı edilmesi meşrulaştırılıyor." ifadelerini kullandı.

-" İsrail, Batı'nın medeniyet mücadelesindeki ileri karakolu olarak sunuluyor"

"Yahudi-Hristiyan değerleri" ifadesinin Batılı siyasetçilerin dilinde dini yakınlıktan ziyade siyasi ittifakı tanımladığını belirten Tazamal, İsrail'in Orta Doğu'daki devletlerden biri değil, Batı'nın bölgedeki uzantısı ve "medeniyet mücadelesindeki ön cephe karakolu" olarak konumlandırıldığını dile getirdi.

Bu yaklaşımın Gazze'deki soykırımı siyasi ve insani mesele olmaktan çıkararak varoluşsal çatışma şeklinde sunduğunu kaydeden Tazamal, " İsrail'e koşulsuz destek, sivillerin konuşulmasına yer bırakılmayan bir savaşta 'bizim tarafımıza' destek olarak çerçeveleniyor. İsrail'in Gazze'deki soykırımını ve insanlık dışı politikalarını eleştiren Müslümanlar ve Yahudiler ise meşru kaygılar taşıyan kişiler değil, iç tehditler olarak gösteriliyor." dedi.

Batılı ülkelerde Gazze'deki soykırıma karşı gösterilere ve siyasi itirazlara yönelik sert müdahalelerin bu söylemle bağlantılı olduğunu savunan Tazamal, ifade özgürlüğünün "aşırıcılığa veya terörizme destek" olarak yeniden tanımlandığını, bütün Filistinlilerin, sivillerin ve çocukların tek güvenlik tehdidi içinde eritildiğini belirtti.

Tazamal, "Bu kavram Yahudileri veya Yahudiliği korumuyor, belirli bir devlet politikasını koruyor ve Yahudi kimliğini buna kılıf olarak kullanıyor. İsrail'i eleştiren Yahudilerin 'Yahudi-Hristiyan' şemsiyesinin dışına itilmesi, terimin teolojik değil siyasi olduğunu gösteriyor. Bu şemsiyeye ancak İsrail konusunda belirli bir jeopolitik tutumla uyum sağladığınızda kabul ediliyorsunuz." değerlendirmesinde bulundu.

Kavramın gerçekten teolojik olması halinde dünyanın en eski Hristiyan toplulukları arasındaki Filistinli ve Lübnanlı Hristiyanları da kapsaması gerektiğini vurgulayan Tazamal, İsrail'in Gazze ve Lübnan'da kiliseleri hedef aldığını hatırlattı. Bazı Yahudi eleştirmenlerin de "Yahudi-Hristiyan geleneği" fikrini, Avrupa'daki 2 bin yıllık Yahudi karşıtı pogrom ve zulmün üzerini örtmek için savaş sonrasında üretilen ideolojik bir MİT olarak nitelendirdiğini aktardı.

Tazamal, "Sınır aslında sabit dini kategoriler olarak Yahudi-Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında değil. Ayrım, Batı-İsrail devlet gücünün kabul edilebilir müttefikleri ile bu güce tehdit olarak inşa edilen diğer herkes arasında kuruluyor." diye konuştu.

Demografik değişim "işgal", ayrımcı politikalar "meşru müdafaa" olarak gösteriliyor

Müslümanların Batı'da sıradan vatandaşlar ve komşular olarak görülmekten çıkarıldığını anlatan Tazamal, göç ve doğum oranları gibi doğal toplumsal süreçlerin "işgal", "insan seli" ve "güruhlar" ifadeleriyle güvenlik tehdidine dönüştürüldüğünü, bu dilin ana akım medya ve siyasette de yer bulduğunu söyledi.

Suriyeli mültecilerin 2015'te Avrupa'ya gelişi sırasında kullanılan "istila" dilinin, Rusya'nın saldırılarından kaçan Ukraynalılar için kullanılmadığına işaret eden Tazamal, "Bu fark, kimin ırksallaştırılmış öteki olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. İngiltere'de milletvekili Nick Timothy'nin namazı 'tahakküm eylemi' olarak tanımlaması da korku üreten bu dilin ana akıma yerleştiğini gösteriyor." dedi.

Tazamal, "Müslümanlar yekpare ve koordineli, ülkeyi ele geçirmeye çalışan bir blok gibi sunuluyor. Demografik değişim doğal bir gelişme değil saldırı olarak gösteriliyor. Sonra göçü sınırlamak, toplulukları gözetlemek, vatandaşlığı iptal etmek ve aidiyeti reddetmek 'Kendimizi koruyoruz.' denilerek meşru müdafaa şeklinde sunuluyor." ifadelerini kullandı.

Avrupa'daki aşırı sağcı çevrelerin "yeniden göç" adı altında Müslümanların ve beyaz olmayan toplulukların zorla ülkeden çıkarılmasını tartıştığını belirten Tazamal, daha önce marjinal kabul edilen bu fikrin seçilmiş siyasetçilerce gündeme getirilmesinin, ırkçı düşünceleri normal siyasi seçeneklere dönüştürdüğünü söyledi.

Tazamal, "Bu normalleşme; göç kısıtlamalarını, toplulukların gözetlenmesini, vatandaşlıktan çıkarmayı ve bir soykırıma koşulsuz desteği meşrulaştırıyor. Aynı zamanda Müslümanlara yönelik ayrımcılık, taciz, şiddet ve nefret suçlarının fark edilmesini zorlaştırıyor. Siyaset ve medya Müslümanları sürekli tehdit olarak gösterdiğinde, bu nefreti eyleme geçirmek isteyenleri cesaretlendiriyor." dedi.

Avrupa'da yapılan yakın tarihli bir araştırmada Müslümanların yaklaşık yarısının ayrımcılığa maruz kaldığının ortaya konulduğunu, İngiltere'de dini saikle işlenen nefret suçlarının yaklaşık yarısında Müslümanların hedef alındığını belirten Tazamal, Müslüman karşıtı söylemin artık aşırı sağın veya marjinal grupların sınırlarını aşarak ana akım siyasetin parçası haline geldiğini belirterek sözlerini sonlandırdı.

Kaynak: AA
Haberler.com
2000

Haberler.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve haberler.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.