Midyeciyi, kumpirciyi masumken cezaevinde yatırdık.
Ama gıdayı sistematik biçimde kirletenler hâlâ piyasada.
Bu cümle sert gelebilir.
Ama sahadaki gerçek tam olarak budur.
Türkiye'de Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yılda 21 milyon 200 bin analiz yaptığı açıklanıyor.
Bu rakam dünyada eşi benzeri olmayan bir yük.
29 Avrupa Birliği ülkesinin toplam analiz sayısı yaklaşık 200 bin.
Peki bu kadar analiz varken neden hâlâ tağşiş konuşuyoruz?
Bugüne kadar 739 parti sahte zeytinyağı kamuoyuna duyuruldu.
Bal diye şurup, karabiber diye bulgur satıldığı tespit edildi.
Süt ürünlerinde süt yağı eksik çıktı, koyun sütü diye inek sütü kullanıldı.
Sucuk, salam, sosis gibi ürünlerde et yerine sakatat, hatta deri kullanıldığı örnekler görüldü.
Bunlar hata değil.
Bunlar ihmal hiç değil.
Bunlar bilinçli, organize ve ekonomik suçlardır.
Ama sahada gördüğümüz tablo şu:
Geçmişten bu yana kimlerin bu işi yaptığını bildiğimiz hâlde,
o işletmeler "takip edilerek" yoluna devam ediyor.
Öte yandan sokakta midye satan, dürüm yapan, kumpir hazırlayan küçük esnaf
örnek olsun diye ağır cezalarla karşılaşıyor, hatta cezaevine giriyor.
Biz gastronomi şefleri olarak bu durumdan son derece rahatsızız.
Çünkü biz mutfağın içindeyiz.
Hammaddenin kaynağını soran biziz.
Etiket okuyan, analiz raporu isteyen biziz.
Kendi çocuğumuza yedirmeyeceğimiz ürünü misafire sunmayan da biziz.
Gıda güvenliği korku yaratarak sağlanmaz.
Masumu cezalandırarak hiç sağlanmaz.
Gerçek gıda güvenliği;
tağşişi meslek haline getirenleri piyasadan temizleyerek sağlanır.
Analiz sayısıyla övünerek değil, sonuç alarak sağlanır.
Küçük esnafı hedef alarak değil, organize gıda suçlarıyla mücadele ederek sağlanır.
Bu bir sektör meselesi değil.
Bu bir halk sağlığı meselesidir.
Bu bir vicdan meselesidir.
Biz gastronomi şefleri susmayacağız.
Çünkü mutfak sadece yemek yapılan yer değildir.
Mutfak, ahlakın piştiği yerdir.
Gastronomi yazarı danışman chef Mehmet Kudat









