ABD'nin İran Politikası ve Elit Mutabakatı

Güncelleme:
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD'nin İran karşıtı politikasının sürdürülebilirliğini neo-klasik realizm çerçevesinde analiz ediyor. Değişen kamuoyu algısı ve zayıflayan elit mutabakatı, Trump yönetiminin geleneksel dış politikasını riske atıyor.

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD'de elit mutabakatının dış politika üzerindeki etkisini ve İran politikasının geleceğini AA Analiz için kaleme aldı.

***

ABD'de Donald Trump yönetimi, Orta Doğu politikasını hem 2016'daki ilk hem de 2024'te başlayan ikinci başkanlık döneminde belirgin bir İran karşıtlığı üzerine kurdu. İlk dönemde nükleer anlaşmadan çekilen ve yaptırımları ağırlaştıran Trump yönetimi, ikinci dönemde İran ile doğrudan çatışmayı da içeren daha sert bir çizgiye geçti. Haziran 2025'te başlayan ve 12 gün süren savaşın Şubat 2026'da yoğun bir savaşa dönüşmesi, İran dosyasının Trump dış politikasının merkezine oturduğunu gösteriyor. Washington'ın İran karşıtı tutumu çoğunlukla 1979 İslam Devrimi ile başlatılır. Devrim lideri Ayetullah Humeyni liderliğinde kurulan devrimci İslamcı rejim, ABD'nin bölgesel çıkarlarına ve müttefiklik düzenine yönelik en büyük tehditlerden biri olarak görülmüş, İran bu tarihten itibaren düşman devlet kategorisine yerleştirilmişti.

Ancak ABD-İran ilişkilerini yalnızca devrim sonrasındaki düşmanlık üzerinden okumak, son 50 yılda Amerikan kamuoyunda ve siyasi elitler arasındaki algı değişimini gözden kaçırma riskini beraberinde getirir. Devrimden 1990'lı yılların ortalarına kadar İran, Amerikan toplumsal bilincinde rehine krizi, devrimci rejim ve nükleer tehdit başlıklarıyla güçlü biçimde özdeşleşmişti. Bunun tam tersi olarak İsrail kurulduğu 1948'den itibaren Washington'ın Orta Doğu'daki en güvenilir müttefiki olarak geniş bir toplumsal ve siyasi destekten yararlanıyordu. Ancak 2000'li yıllara gelindiğinde bu tablo değişmeye başladı. El-Kaide ve DEAŞ gibi terör yapılanmalarının faaliyetleri İran kaynaklı tehdidi ABD kamuoyu açısından daha geri plana iterken, 7 Ekim sonrası İsrail'in Gazze'deki soykırımı ve bütün Orta Doğu'yu saran saldırgan eylemleri İsrail karşıtlığını Amerikan toplumunun farklı kesimlerinde görünür kıldı.

Dış politikada elit uyumu ve elit mutabakatı

Bu dönüşümü anlamlandırmak için neo-klasik realizm önemli bir çerçeve sunar. Neo-klasik realizm, dış politikanın uluslararası sistemdeki güç dağılımı ve güvenlik tehditleri tarafından şekillendiğini kabul etmekle birlikte bu sistemik etkilerin devlet politikalarına doğrudan yansımadığını savunur. Sistemsel baskıların hükümet kararlarına dönüşmesi, karar vericilerin algıları, siyasi elitlerin tutumu ve toplumsal koşullar gibi "içsel aktarım mekanizmaları" üzerinden gerçekleşir. Bu perspektife göre dış politika yapıcıları yalnızca stratejik hesaplamaları değil, özelde siyasi elitlerin ve genel olarak da toplumun tehdit algısını ve değer yargılarını da dikkate almak zorundadır. Hükümetlerin dış politika tercihleri, ancak siyasi elitler ve toplum nezdinde meşru görüldüğü ölçüde istikrarlı ve sürdürülebilir bir nitelik kazanır.

Neo-klasik realizm açısından bu süreçte iki kavram özellikle belirleyicidir, elit uyumu ve elit mutabakatı. Elit uyumu, başkanlık çevresi, Kongre üyeleri, güvenlik bürokrasisi, ordu, istihbarat kurumları ve etkili düşünce kuruluşlarının temel tehdit tanımları üzerinde yakınlaşmasını ifade eder. Elit mutabakatı ise dış politika hedefleri ile bu hedeflere ulaşmak için katlanılacak maliyetler konusunda oluşan daha geniş siyasal uzlaşıdır. Bu uyum ve mutabakat güçlü olduğunda yönetimler, sert yaptırımları, askeri müdahaleleri veya maliyetli ittifakları daha kolay uygulayabilir, kamuoyu itirazlarını da daha etkili biçimde yönetebilir. Geçmişte İran'ın tehdit, İsrail'in ise vazgeçilmez müttefik olarak kodlanması, böyle bir elit uyumu ve mutabakatının varlığına işaret etmektedir.

Nitekim 1979 İran İslam Devrimi sonrasında ABD'de İran tehdidi, yalnızca Tahran'ın dış politika tercihleriyle değil, "İslamcı radikalizm" ve "fundamentalizm" tartışmalarıyla birlikte değerlendirildi. Rehine krizi, Lübnan'daki ABD Büyükelçiliği'ne yönelik saldırı ve İran'ın İsrail ile ABD karşıtı söylemleri, Şii İran'ı doğrudan Amerikan güvenliğine meydan okuyan bir aktör haline getirdi. Bu tehdit algısı, Kongre'de, güvenlik kurumlarında ve etkili siyasi çevrelerde geniş bir elit uyumunun oluşmasını sağladı. Söz konusu uyum, toplumdaki İran karşıtı kamuoyu algısıyla birleşince yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve askeri caydırıcılık politikaları kolayca meşrulaştırılabildi. Benzer biçimde kurulduğu 1948'den itibaren İsrail'e verilen kapsamlı destek de Demokrat ve Cumhuriyetçi çevreler, güvenlik bürokrasisi ve kamuoyunun önemli kesimleri arasında ortak kabul gördü. Böylece ABD'nin geleneksel Orta Doğu çizgisi, yalnızca dışarıdaki güç dengelerinin değil, içerideki elit mutabakatı ile toplumsal rızanın ürünü oldu.

Ancak 1990'lı yılların başından itibaren bu tehdit algısının içeriği değişmeye başladı. Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, Taliban'ın Afganistan'da iktidara gelmesi, 11 Eylül olayları ve DEAŞ'ın 2010'lu yıllardan itibaren gerçekleştirdiği terör eylemleri, Amerikan kamuoyunda Şii-İran merkezli tehdit algısının yerini Sünni Selefi terörizm algısına bırakmasına yol açtı. İran, Amerikan dış politikasında önemini korusa da toplumun gündeminde artık tek ve başat düşman olarak yer almadı. Özellikle 2015'te imzalanan nükleer anlaşma ve İran'ın anlaşmaya büyük ölçüde bağlı kaldığı yönündeki değerlendirmeler, Tahran'ın doğrudan ve acil bir tehdit olarak görülmesini zayıflattı. Bu süreçte elit uyumu ve mutabakatı da kısmen çatırdamaya başladı, İran'a karşı sert politikaların gerekliliği konusunda siyasi çevreler arasındaki uzlaşı geçmişteki kadar sağlam kalmadı.

Kamuoyundaki tehdit algısının dönüşümü ve meşruiyet krizi

2020'li yıllarda ise İsrail'e yönelik algıda ters yönlü bir değişim ortaya çıktı. Gazze'deki soykırım suçları, artan sivil kayıplar, Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılar ile Batı Şeria'daki ağır insan hakları ihlalleri, ABD'de ve Batı kamuoyunda uzun süre güçlü olan İsrail sempatisini aşındırdı. Son dönemde yapılan kamuoyu yoklamaları, Amerikan toplumunda İsrail'e ilişkin olumsuz kanaatlerin üçte iki düzeyine yükseldiğini ortaya koyuyor. Böylece Amerikan kamuoyunda İran tehdidi gerilerken İsrail ve siyonizm karşıtı eleştiriler tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar güçlenmeye başladı. Bu dönüşüm yalnızca kamuoyuyla sınırlı kalmadı, siyasi elitlerin bir bölümünün de İsrail politikasına yönelik çekinceleri arttı. Dolayısıyla geleneksel Orta Doğu çizgisini ayakta tutan elit mutabakatı ve uyumu, hem İsrail hem de İran meselesinde geçmişteki sağlamlığını yitirmeye başladı.

Buna rağmen Trump yönetimi, toplumdaki ve elitler arasındaki bu değişimi dikkate almak yerine İran'a karşı savaşı tırmandıran ve İsrail'e güçlü destek veren geleneksel çizgiyi sürdürmekte ısrar ediyor. Neo-klasik realizm açısından bu durum, karar vericilerin stratejik tercihlerinin hem toplumsal algıyla hem de giderek zayıflayan elit mutabakatıyla uyumunu kaybettiğini gösteriyor. Yönetim, kısa vadede kurumsal güç ve güvenlik söylemi aracılığıyla kamuoyu itirazlarını sınırlayabilir. Ancak elit uyumunun kendi içinde çözülmesi ya da toplumsal değerlerle sürekli çatışması, dış politika uygulamalarının meşruiyetini ve devamlılığını doğrudan riske atar. Siyasi elitler kamuoyunu kısa vadeli manipülasyonlarla yönlendirebilirler fakat toplumun vicdani ve stratejik değer yargılarıyla açıkça çelişen savaş veya müttefiklik ısrarlarını uzun vadede meşrulaştırmaları mümkün değildir.

Sonuç olarak Trump'ın İran politikasının sürdürülebilirliği, yalnızca askeri başarıya, yaptırım kapasitesine veya bölgesel ittifaklara bağlı değil, Amerikan elitlerinin İran tehdidi ve İsrail desteği konularındaki ortak tutumlarını koruyup koruyamayacağına ve değişen kamuoyunu ikna edebilme kapasitesine bağlı olacaktır. Elit uyumu devam etse bile toplumun tehdit algısı ile yönetimin tercihleri arasındaki boşluk büyüdükçe siyasal maliyetler artacaktır. Savaş uzadıkça, ekonomik ve insani maliyetler arttıkça, elit mutabakatı da çatırdayabilir. Bu nedenle İran krizi, ABD'nin dış politika kapasitesini olduğu kadar iç siyasal uzlaşısını ve toplumsal meşruiyetini sınayan temel bir mesele olarak görülmelidir. ABD'nin İran karşıtı dış politikasının geleceği yalnızca Orta Doğu'daki güç dengelerine değil, Washington'daki karar vericilerin değişen Amerikan toplumunun beklentilerini ve elitler arasındaki kırılgan uzlaşıyı ne ölçüde dikkate alacağına bağlıdır.

[Doç. Dr. Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: AA
Haberler.com
500

Haberler.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve haberler.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.