John le Carré: Casusluğun ve Yazarlığın Temelinde Yatan Çocukluk Travması

Yazar John le Carré'nin hayatı ve romanları, elit bir hayat yaşayan dolandırıcı babası tarafından şekillendirildi.
Yazar John le Carré'nin çocukluğu iflas ve kandırmacalarla geçti.
BBC'ye 2008 yılında verdiği bir röportajda, "hareketli geçmişinin" onu bir yazar ve bir casus olmaya hazırladığını söylemişti.
David Cornwell'in yaşamı, John le Carré takma adını kullanmaya başlamadan, ilk romanı Call for the Dead1961'de yayımlanmadan ve Birleşik Krallık'ın eleştirmenlerce en çok beğenilen ve en çok satan casus romanı yazarlarından biri haline gelmeden çok önce de sırlarla doluydu.
İnsanları kandırmayı da kendi ayakları üzerinde durmayı da erken yaşlarda öğrendi.
Bunu, BBC'ye verdiği röportajda, ağabeyiyle okul sonrası yaşadığı bir çocukluk anısıyla anlatmıştı:
"Babam bize Berkshire'daki yatılı okulumuzun giriş yolunun sonunda beklememizi söyledi. Okuldakilere görünmek istememesinin nedeni de okul ücretini ödememiş olmasıydı, ama biz bunu bilmiyorduk."
"Bavullarımızla birlikte okulun giriş yolunun sonundaki kulübede bekledik. Ama o hiç gelmedi."
Çocuklar, defalarca hapse girip çıkan bir dolandırıcı olan babaları Ronnie Cornwell tarafından hayal kırıklığına uğratılmıştı.
Ama o gün okul arkadaşlarına mahcup olmamak için ellerinden geleni yaptılar.
"Bütün gün ortalıkta görünmedik. Yiyeceğimiz yoktu. Paramız yoktu. Ama okula geri dönmedik. Akşam geri döndük ve harika bir gün geçirmişiz gibi davrandık."
Bu, babası hakkında hayal kırıklığına uğradığını hatırladığı ilk olaydı ancak aynı zamanda ona ileride işe yarayacak bir şey de öğretti:
"Casusluk açısından bakıldığında oldukça ilginç: Buluşma gerçekleşmez, bir hikâye uydurursunuz, gerçeği gizlersiniz."
Okuldaki diğer erkek çocuklar babalarının başarılarından söz ederken, Le Carré kendisine ikili bir hayat kurguladı.
Biyografi yazarı Adam Sisman, 2015 yılında BBC'ye verdiği röportajda "Babasından utanıyordu… [Babası] karaborsada mal satan küçük çaplı bir dolandırıcıydı. Diğer çocukların babaları [İkinci Dünya Savaşı'nda] savaşırken o vurgunculuk yapıyordu."
Le Carré bunu gizlemek için Ronnie'nin bir casus olduğuna dair hikâyeler uydurdu.
Kahramanlıkla kurduğu bu karmaşık ilişki, yazdığı romanlara da yansıdı.
Tekrar tekrar yer verdiği başkahramanı George Smiley, "James Bond'un karşıtı"ydı.
Atlantic Dergisi'ne göre Smiley, "Bürokratik açıdan sönük, sahada pek gözükmeyen... kendini neredeyse unutturma noktasına getirecek kadar ihtiyatlı" biriydi.
"Hazır cevap espriler yapmaz, falcılarla aşk yaşamaz, Bayou'da sürat tekneleriyle son hız ilerlemez."
Le Carré, Smiley karakterinde Bond'un hızlı arabalarla oluşturduğu gösterişinden bilinçli olarak kaçındı ve BBC'ye verdiği röportajda, "Onu tıknaz, sakar ve kötü giyinen biri yaptım" dedi.
2020 yılında 89 yaşında hayatını kaybeden Le Carré, Soğuktan Gelen Casus(1963) gibi romanlarında, casusluğun sıradan ve gündelik gerçekliğine odaklandı.
Bu, onun ilk elden bildiği bir gerçeklikti.
Yatılı okuldan kaçarak Bern'e gittikten sonra, 1952'den itibaren önce MI5'te, ardından MI6'da İngiliz istihbarat görevlisi olarak çalışmıştı.
Oğullarını seven bir 'psikopat'
Kariyerini doğrudan şekillendiren kişi yine babası oldu.
BBC'ye verdiği röportajda, "Eğer yabani bir babam olmasaydı, evden kaçmazdım" dedi.
"Babam beni 1936'da kayak yapmak için St Moritz'e götürmemiş olsaydı, İsviçre hafızama gidilecek romantik bir yer, bir tür doğal sürgün mekanı olarak kazınmazdı."
Sisman'a göre, babasıyla olan bu karmaşık ilişkisi hayatı boyunca devam etti.
"Ronnie'nin hiçbir sınırı yoktu; birçok bakımdan bir psikopattı. Yaşlı kadınların birikimlerini çalabilecek bir adamdı. Aynı zamanda oğullarını çok seviyordu."
Le Carré'nin annesi onu beş yaşındayken terk etmiş olsa da Ronnie kesintilerle de olsa hayatında kalmaya devam etti.
Sisman, "Ronnie ileri yaşlarında David'le ne zaman iletişime geçip, 'Oğlum, beni bu durumdan kurtarman gerekiyor' dese, David çek defterine uzanır ve çoğu zaman ağlamaya başlardı" diyor.
"Dolayısıyla David'in babasına karşı tuhaf bir sevgi-nefret ilişkisi vardı; çözümlenmemiş bir meseleydi bu."
Le Carré, Ronnie'nin yalnızca casusluk becerilerini geliştirmediğini, aynı zamanda yazdığı kitapları ve kurgu dünyası yaratma yeteneğini de şekillendirdiğini kabul ediyor.
Saygın bir Bournemouth ailesinden gelen Ronnie, ilk kez gençken hapse girdi ve ağır işlerde çalışma cezası aldı.
Le Carré, "Bundan sonra olağanüstü derecede gösterişli bir hayat yaşadı" diyor.
Kendini sürekli yeniden yaratan Ronnie, "Bir yarış atı sahibi olmuştu. Genç kraliyet mensuplarıyla vakit geçiriyordu. Şoförlü bir Bentley'si vardı" dedi.
Le Carré, kendisinin kısa bir süreliğine casusluk yapan bir yazar mı yoksa deneyimlerini romanlara dönüştüren bir casus mu olduğu sorusuna şu yanıtı vermişti:
"Bunu asla bilemeyeceğim... Ama sanırım her ikisinin de ardında babamın büyük gölgesi ve çocukken yaşadığımız ikili hayat yatıyor.
"Yerel akaryakıt istasyonunda arabaya benzin doldurulduğunda bunun parasının hiçbir zaman ödenmeyeceğini bildiğimiz, orta sınıf İngiliz çocukları gibi yaşıyormuşuz gibi yaptığımız bir hayat.
"Okula gidiyorduk. Hareketli geçmişimiz hakkında konuşmuyorduk. Bu anlamda biz de casustuk."
Le Carré'nin baba tarafından akrabalarının tamamı bölgeye özgü aksanla konuşuyordu, ancak o, özel okula başladığı anda diğer öğrencilerin konuşma tarzını benimsedi.
"Ve duruşu, görgüyü ve... o sınıftan insanların birbirleriyle iletişim kurarken kullandıkları bütün o tuhaf yöntemleri öğrenmeye başladım.
"Kendimi hiçbir zaman onun bir parçası gibi hissetmedim ama bence yaratıcı insanların çoğu da zaten hayata tam olarak entegre olmuş hissetmez."
Le Carré'nin hikâyeler kurma ve ikili bir hayat sürme becerisi de babasının "suça bulaşmış bir hayat yaşarken bunu geleneklere uygun bir görünüm altında sürdürme" tercihinden etkilenmişti.
Şöyle hatırlıyordu: "Babamın hayatı bir fanteziden ibaretti; olağanüstü bir dolandırıcıydı ve asla gerçekleşmeyecek hayaller kurabilir, karakterler icat edebilir, her şeyi yapabilirdi. Önümde böyle bir yetenek olduğu için kurgu yazmaya yönelmem çok doğaldı."
'Ev çok tehlikeli bir yerdi'
Yetişme tarzı aynı zamanda yazacağı edebiyatı da belirledi. Kimseye güvenilemeyen, ahlaki açıdan çatışmalar yaşayan karakterlerle dolu bir kurgu dünyasıydı bu.
BBC'ye verdiği röportajda, "Ev çok tehlikeli bir yerdi; George Smiley için olduğu gibi, o dünyadaki kahramanlarımın çoğu için de öyleydi" demişti.
"Ev, bulunabileceğiniz yerdir; ev, gelip sizi tutukladıkları yerdir; ev, haciz memurlarının gelip oyuncaklarınızı ve giysilerinizi dışarı attığı yerdir."
Bu gerilim nedeniyle Le Carré, kendisini hiçbir zaman güvende hissetmediğini söylemişti. "Güvensizlik, yazmak için harika bir kıvılcımdır."
Le Carré, karakterlerinin kendilerini ve bağlı oldukları kurumların ahlak dışı yöntemlerini sorguladıkları kendine özgü bir casusluk edebiyatı türü yarattı.
Bu dünya, Ian Fleming'in 007'sinden çok farklıydı.
Le Carré, 1966 yılında BBC'ye verdiği bir röportajda, "Bond'un bir casus olduğundan emin değilim" demişti. "O daha çok bir tür uluslararası gangster... siyasi bağlamın tamamen dışında kalan bir adam."
Buna karşılık Le Carré'nin romanları, Soğuk Savaş'ın ideolojik mücadele alanını aydınlatıyor; siyasi tablo, casusluk kadar önemli bir rol oynuyordu.
Romanlarında ayrıca son derece yalnız karakterler yer alıyordu.
Yazar, Soğuktan Gelen Casus'u "yalnızlık üzerine bir hikâye" olarak tanımlıyordu.
Le Carré de bu yalnızlık duygusuyla özdeşleşiyordu; kendi yalnızlığı sayfalara yansıyordu. 2008 yılında, "Gizlilik hali benim için bir sığınaktı" demişti.
Le Carré, sıra dışı çocukluğunun bıraktığı izleri kabul etmekle birlikte, çocukluktan itibaren karakterine işlemiş olan şeylerin değerini de fark ediyordu.
Ve babası tarafından sürekli hayal kırıklığına uğratılmanın yarattığı travmaya rağmen, Cornwell hayatının ilerleyen döneminde gelen başarılarının büyük bölümünü Ronnie'ye bağlıyordu.
"Babamla birlikte geçen sıra dışı dönemler, ki bu onun iflas ettiği dönemi de bir yerlerde majestelerinin misafiri olduğu dönemi de kapsıyor; ve bu deneyimlerin çeşitliliği ve kapsamı, geriye dönüp baktığımda son derece zengin deneyimler olarak görünüyor.
"Bunlar yazma biçimime ve hiçbir zaman kurtulamadığım gerilim duygusuna katkıda bulundu. Bu miraslar için minnettarım. Sık sık Graham Greene'den şu sözü alıntılarım: 'Bir yazarın alacak hanesindeki bakiye çocukluğudur.' Bu anlamda ben bir milyonerdim."





















