Edebiyat Kardeşliği 'Hikaye' Miydi?

Edebiyat Kardeşliği 'Hikaye' Miydi?
Facebook'da Paylaş Twitter'da Paylaş WhatsApp'da Paylaş Google News'de Paylaş

Gezi eylemleri sanat-edebiyat ortamına da ağır darbe vurdu. Pek çok yazar, artık okurun zihninde sadece bir yazar değil, ideolojik bir eylemci olarak var olacaklar. Romantik, naif dilli bu yazarların içlerindeki şiddeti bu vakte kadar nasıl gizledikleri herkesin sorduğu soru oldu.

Gezi eylemleri kuşkusuz daha çok tiyatrocu, televizyoncu tanınmış oyuncular üzerinden yürütüldü ve böyle okundu. Siyasiler daha geri planda kaldı ve eylemlerde “aktör” olamadılar. Ancak bir büyük savaş da edebiyatçılar arasında yaşandı. Belki buna tek taraflı bir savaş demek daha doğru olur. Face ve twitter ortamında kelimenin tam anlamıyla kılıçlar çekilip meydana inildi. Ama kullanılan dil bir edebî dilden, bir yazar dilinden çok, şiddetin, nefretin, ötekileştirmenin diliydi.


İdeoloji ‘Gezi’ye çıktı


Daha çok edebiyatçı kimlikleriyle öne çıkmış, her kesimin ilgi ve beğenisini kazanmış kimi yazarların gezi olayları sürecinde, ideolojik, siyasal bir kimliğe bürünerek, bir kesimi yok sayma, aşağılama içerisine girerek bir nefret ve kin söylemine evrilmeleri herkesi şaşırttı. Bu yazar ve şairlerin gezi eylemlerindeki tavırları sadece okurları şaşırtmakla kalmadı, bir süredir farklı kesimdeki yazarlar arasında gözlenen yumuşama, birbirini anlama ortamına da ağır bir darbe indirmiş oldu. “Edebiyat kardeşliği” serüveni bir kez daha yarı yolda kaldı. Bu özellikle yazar birlikteliklerinin nasıl böyle kırılgan olabileceği sorusunu da akla getirdi.


Özellikle, face ve twitter ortamı, bir devrim beklentisi ve atmosferi içinde konuşan yazarların bilinçaltındaki bütün birikmiş öfkelerini ve ötekileştirme dilini ortaya çıkarırken “mahalle baskısı”nın da tüm unsurlarıyla sergilenmesini sağladı. Gezi eylemlerine karşı olmayı bir ihtimal olarak bile kabul etmeyen kimi yazarlar, face ve twitter ortamını âdeta savaş alanına çevirdiler. Önce bizzat olayın içinde yer aldıklarını ilan ederken, sokak sokak savaşlarını aktardılar hatta pek çok olayı yönetip, yönlendirdiler. “Edebiyat bundan sonra tümüyle değişecektir”, yargılarıyla kıyıda, köşede kalmışlara gözdağı verdiler. Ardından kendileri gibi düşünmeyenlere tavır almaya başlarken face ve twitter ortamında “bugün devrim günü, kitap konuşmanın sırası mı?” diyerek edebiyat konuşanları azarladılar.


Niye susuyorsun konuşsana!


Sonra eylemlere “Yazarlardan Destek” adlı imza kampanyası geldi. Ardından tehdit ve şantajlar sürdü, “Orhan Pamuk hâlâ konuşmadı mı?”, “Elif Şafak niye susuyor?” terörü estirildi. Pek çoğu tanınmış büyük yazar daha sonra tümü neredeyse yalan çıkacak olan twitter haberlerini bir bir paylaştılar. İşin daha ilginci, Kültür Bakanlığı, TRT, Belediye imkânlarından yararlanan yazarlar “diktatör hükümet”in yıkıldığını ilan ettiler.


Bu atmosferde edebiyatçıların giderek dilleri sertleşirken kitapları ile tweetleri arasındaki mesafe açılmaya başlandı. Eserlerinde insani durumları, olguları, acıları, yalnızlıkları dile getiren yazarların bu atmosferde üçüncü sınıf köşe yazarlarından daha düşük bir dille sokak savaşlarına girişmeleri, yazdıklarına ilişkin kuşkuların doğmasına yol açtı. Tümüyle eserlerinde insan yalnızlıkları işleyen bir yazar işi “Hadi Tayyip Nişantaşı’nda bekliyorum, yüzde ellini gönder” diyerek insanları elinde sopa kavgaya çağırmaya kadar vardırdı. Severek okudukları yazarların, edebiyatçıların, şairlerin savaş naraları, kin ve nefret dili tüm takipçilerinin âdeta kanını dondurdu. Romantik, naif dilli bu yazarların içlerindeki şiddeti bu vakte kadar nasıl gizledikleri herkesin sorduğu soru oldu. Bir el âdeta tümünü değiştirmiş, bir başka kimliğe evrilmişlerdi.


Kelimelerle oynayan, ince, zarif, kırılgan duyguların yazarları, nasıl olduysa kılıcından kan damlayan, etrafa öfke saçan savaş çığırtkanlarına, kan ve gözyaşı isteyen isterik kişiliklere dönüşmüşlerdi. Diktacı, buyurgan, faşizan dil tüm cümlelere hâkim olurken, bu yazarlar kendini kaybetmiş bir hâlde tüm köprüleri atıyorlardı. Kasaba politikacılarını aratmayan düzey düşüklüğü akıllara durgunluk vericiydi. Mahalle baskısıyla pek çok yazar işin içine sokuldu, öfke dili yaygınlaştırıp çoğaltıldı. Bireysel, özgür düşüncenin hâkim olduğunu sandığımız edebiyat dünyasındaki bu mahalle baskısına boyun eğiş, özgür düşünceye saldırgan bakış, kendinden olmayana kin ve öfke bütün genel anlayışı âdeta alt üst etmişti.


Aslında facebook ve twitterın bir imkân olma yanında sansürsüz bir duygu aktarımı olduğu için bir yandan da yazarlar için büyük bir handikap olduğu görüldü. Yoksa pek çok yazarın geriye dönüp tweet silme telaşının başka izahı yok. Eğer henüz silmemişlerse sosyolojik, psikolojik araştırmalar için büyük bir malzeme orada duruyor.


Kısaca gezi eylemleri belki de en ağır darbeyi sanat-edebiyat ortamına vurdu. Bu yazarlar artık okurun zihninde sadece bir yazar değil ideolojik bir eylemci olarak var olacaklar ve özellikle değerlerini aşağıladıkları okurların kalp kırıklıkları asla silinmeyecek. Farklı dünya görüşündeki yazarlar arasındaki mesafenin ise büsbütün açılacağı kesin. Tam da dedikleri gibi, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. Ama asıl soru bu naif yazarların içlerinde bu şiddeti nasıl barındırdıkları ve yıllardır nasıl sakladıkları.

Kaynak: Star