“Onlar sanıyorlar ki,
biz sussak mesele kalmayacak.
Hâlbuki biz sussak,
tarih susmayacak.
Tarih sussa,
hakikat susmayacak.”
Sezai Karakoç’un bu dizeleri yalnızca şiirsel bir itiraz değil, aynı zamanda bir bilinç inşasıdır. Hitap ettiği topluma “Teslim olmayın, ümitsizliğe kapılmayın, hakikatin geçici güç dengelerinden daha uzun bir ömrü vardır.” demektedir. Çünkü toplumların direnci yalnızca maddi güçlerinden değil, hafızalarından, değerlerinden ve haksızlık karşısında geliştirdikleri ortak vicdandan beslenir. Susmamak, bu anlamda yalnızca konuşmak değil; yaşananları unutturmamak, normalleştirmemek ve gelecek nesillere bir hafıza bırakmaktır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu kürsüsünden bu dizeleri seslendirmesi ve konuşmasını “Haksızlık karşısında susmayız, zulme asla rıza göstermeyiz.” mesajıyla tamamlaması, şiirin taşıdığı itirazı uluslararası siyasetin en görünür kürsülerinden birine taşımıştır. Bir devlet ve siyaset liderinin böylesine küresel bir platformda açık biçimde zulme razı olmama iradesi ortaya koyması, bunu destekleyenler açısından takdire şayan bir siyasi dirayet ve irade göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Binali Yıldırım’ın bu dizeler okunurken gözyaşlarını tutamadığının görüntülere yansıması ise meselenin başka bir boyutunu, yani insani vicdanı göstermektedir. Toplumları ayakta tutan yalnızca politik tavırlar değildir; başkasının acısından rahatsız olabilmek, merhamet gösterebilmek ve yaşananları kendi meselesi gibi görebilmek de toplumsal dayanışmanın temelidir.
Bu nedenle itiraz değerlidir. İtiraz, bir tür ahlaki sınır çizgisidir: “Bunu kabul etmiyorum, buna razı değilim.” deme iradesidir. Zulmün sıradanlaşmasını engeller, mağdurun yalnız olmadığını gösterir ve toplumsal vicdanın hâlâ canlı bulunduğunu ortaya koyar. Fakat burada kendimize sormamız gereken daha ağır bir soru vardır: Zulme dilimizle karşı çıkıyoruz; peki onu durdurabilecek gücü neden üretemiyoruz?
Belki de meselenin en zor kısmı burada başlamaktadır. Söz söylemek bir bilinç seviyesidir; o sözü etkili kılacak gücü üretmek ise daha ileri bir sorumluluk seviyesidir. Zulme karşı çıkmak yalnızca devlet yöneticilerinin veya siyasetçilerin vazifesi olarak görülemez. Başta aydınlar, akademisyenler, bilim insanları, sanatçılar, iş insanları ve kanaat önderleri olmak üzere toplumun her ferdinin kendi imkânı, mesleği ve sorumluluk alanı içerisinde yapabileceği bir şey vardır. Çünkü bir toplumun gücü yalnızca devlet kurumlarının kapasitesiyle değil, fertlerinin bilgi, ahlak, üretim ve sorumluluk düzeyiyle de oluşur.
Özellikle aydınların sorumluluğu daha büyüktür. Zulme karşı duyulan öfkenin sürekli bir yakınmaya dönüşmesi yerine bilime, teknolojiye, eğitime, ekonomik üretime, diplomatik kapasiteye, hukuka ve güçlü kurumlara dönüşmesi gerekir. Çünkü tarihte sözünün ağırlığı olan toplumlar, yalnızca haklı oldukları için değil, haklılıklarını koruyabilecek bilgi ve kurumsal kapasiteyi de üretebildikleri için etkili olabilmişlerdir.
İslam dünyasının üzerinde düşünmesi gereken meselelerden biri de budur. Acıya üzülmek, güçlü sözler söylemek ve meydanlarda tepki göstermek elbette toplumsal vicdanın göstergeleridir. Fakat medeniyetler yalnızca itiraz ederek değil, bilgi, bilim, teknoloji, ekonomi, hukuk, diplomasi ve kurumsal kapasite üreterek güç kazanırlar. Ahlaki haklılığın etkili olabilmesi için onu taşıyabilecek maddi ve kurumsal bir kudret de gerekir.
Dolayısıyla yaşanan zulümler bizi yalnızca hüzünlendirmemeli, aynı zamanda kendi eksikliklerimizi sorgulamaya ve daha fazla çalışmaya sevk etmelidir. “Neden engelleyemiyoruz?” sorusunu sormak karamsarlığın değil, sorumluluk bilincinin başlangıcıdır. Daha iyi üniversiteler kurmak, daha fazla bilim üretmek, teknolojide bağımlılığı azaltmak, güçlü ekonomiler oluşturmak, nitelikli insan yetiştirmek ve adil kurumlar inşa etmek de uzun vadede zulme karşı koyabilecek kapasitenin parçalarıdır.
Çünkü bazen en güçlü itiraz bir cümledir; bazen bir diplomatik tavırdır; bazen de bir laboratuvar, bir fabrika, güçlü bir üniversite, yetişmiş bir nesil ve kendi kararlarını verebilen bağımsız bir toplumdur.
Hakikati söylemek vicdanın görevidir; hakikati koruyabilecek gücü inşa etmek ise yalnızca yöneticilerin değil, aydınından işçisine kadar bütün bir toplumun sorumluluğudur.





