Prof. Dr. Hasan Okuyucu Yazıları

 Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Yazarın Profili
13.09.2026 14:12

Yapay Zekânın Zorladığı Dönüşüm: Değişen Akademisyenlik, Değişen Öğrencilik

Haber Detay Image

Yapay zekâ yalnızca öğrencilerin kullandığı yeni bir araç değil; üniversitedeki öğretme ve öğrenme biçimlerini kökten değiştiren bir dönemin habercisi.

Bugüne kadar üniversite eğitiminin doğal parçaları sayılan pek çok unsur artık sorgulanıyor. Hocaların ofis saatleri, öğrencilerin çalışma grupları, çözümlü örnek problemler, klasik ev ödevleri ve hatta bazı sınav türleri eski işlevlerini kaybetmeye başladı. Çünkü öğrenci artık bir problemi anlamadığında hocasının kapısını çalmak ya da arkadaşlarıyla saatlerce tartışmak zorunda değil. Yapay zekâ ona birkaç saniye içerisinde açıklama yapabiliyor, örnek üretebiliyor, farklı çözüm yolları gösterebiliyor ve gerektiğinde aynı konuyu defalarca anlatabiliyor.

İlk bakışta bu, eğitim açısından büyük bir imkân gibi görünüyor. Gerçekten de öyle.

Ancak işin bir de diğer yüzü var.

Öğrenmek yalnızca doğru cevaba ulaşmak değildir. İnsan bazen yanlış yaparak, zorlanarak, düşünerek, tartışarak, hatta bir süre çözümsüz kalarak öğrenir. Zihinsel gelişimin önemli bir bölümü tam da bu mücadele sırasında gerçekleşir.

Yapay zekâ ise öğrencinin önündeki bu “zorlanma alanını” fazlasıyla daraltabiliyor.

Öğrenci ilk güçlükte yapay zekâya başvurmaya başladığında zamanla kendi problem çözme kapasitesine duyduğu güveni kaybedebilir. Literatürde giderek daha fazla tartışılan “bilişsel teslimiyet” kavramı tam olarak bu noktaya işaret ediyor: İnsan düşünmeye başlamadan önce makineye sormayı alışkanlık hâline getiriyor.

Bu durum yalnızca öğrenciler açısından değil, akademisyenler açısından da yeni bir problem oluşturuyor.

2026 yılında yapılan bir araştırmada öğrencilerin yüzde 46’sı büyük dil modellerini günlük olarak kullanırken, yüzde 90’ı yapay zekâya aşırı bağımlı hâle gelmekten endişe ediyor. Daha da ilginci, yapay zekânın kendilerini daha yetkin hâle getirdiğini düşünenlerin oranından daha yüksek bir kesim, yapay zekânın gelecekte kendi yerlerini alabileceğinden kaygı duyuyor.

Yani gençler hem yapay zekâyı yoğun biçimde kullanıyor hem de onun kendilerini zihinsel olarak bağımlı hâle getirmesinden korkuyor.

Bu noktada üniversitelerin önünde iki yol var.

Birinci yol, öğrenciyi daha fazla denetlemek.

Yapay zekâ tespit programları kullanmak, ödevlerin yapay zekâ tarafından yazılıp yazılmadığını araştırmak, sınav bilgisayarlarını kilitlemek, öğrenciyi sürekli kontrol etmek…

Bu yolun sonunda üniversite, öğrenme ortamından yavaş yavaş bir gözetim ortamına dönüşebiliyor.

Öğrenci hocasına, hoca öğrenciye güvenmemeye başlıyor.

Oysa eğitim, özünde bir güven ilişkisidir.

İkinci ve bana göre daha doğru yol ise eğitimi yapay zekânın kolaylıkla ikame edemeyeceği alanlara doğru taşımaktır.

Sözlü sınavların yeniden önem kazanması tesadüf değildir. Öğrencinin düşüncesini anlık olarak ifade etmesi, gerekçelendirmesi ve karşı sorulara cevap vermesi hâlâ çok değerlidir.

Benzer şekilde dönem boyunca öğrencinin gelişimini gösteren portfolyolar, yüz yüze yürütülen proje çalışmaları, laboratuvar uygulamaları, sınıf içi tartışmalar ve sosyal etkileşim temelli öğrenme yöntemleri daha önemli hâle gelecektir.

Belki de en radikal değişiklik notlandırma sisteminde yaşanacaktır.

Çünkü bugünkü sistem öğrenciyi çoğu zaman öğrenmeye değil, not ortalamasını optimize etmeye yönlendiriyor. Öğrencinin temel hedefi yüksek bir not ortalaması olduğunda yapay zekâ da doğal olarak bu hedefe ulaşmanın en hızlı araçlarından birine dönüşüyor.

Bu nedenle yapay zekâ tartışması aslında bizi çok daha eski bir soruyla yeniden karşı karşıya getiriyor:

Üniversitenin temel amacı nedir?

Ödev yaptırmak mı?

Sınav yapmak mı?

Bilgi aktarmak mı?

Yoksa düşünebilen, tartışabilen, merak eden, sorgulayan ve kendi zihinsel emeğine güvenen insanlar yetiştirmek mi?

Belki de yapay zekânın üniversitelere yaptığı en büyük katkı, henüz cevabını verdiği sorular değil, bizi tekrar sormaya zorladığı bu temel sorudur.

Yapay zekâ geliştikçe akademisyenliğin değeri azalmak zorunda değil.

Ama akademisyenin rolü değişmek zorunda.

Geleceğin akademisyeni bilgiyi aktaran kişi olmaktan çok, öğrencinin düşünmesini sağlayan, doğru soruları sorduran, zihinsel mücadeleden kaçmasına izin vermeyen ve insanî etkileşimi güçlendiren kişi olacaktır.

Aynı şekilde geleceğin öğrencisi de cevabı en hızlı bulan değil, hangi cevabın neden doğru olduğunu sorgulayabilen öğrenci olacaktır.

Belki de yapay zekâ çağında eğitimin yeni formülü şu kadar basittir:

Daha az gözetim, daha fazla etkileşim ve daha gerçek öğrenme.

Yazarın Yazıları