Yapay zekâ insanlığın önüne olağanüstü imkânlar koyuyor. Fakat artık soru yalnızca “Yapay zekâ bize ne kazandıracak?” değil, “Bizi nereye götürecek?”
OpenAI ve Anthropic’te çalışmış araştırmacı Jacob Coxon’un, şirketlerin güvenlikten çok yarışa odaklandığını söyleyerek görevinden ayrılması bu tartışmanın son örneklerinden biri. ABD’de ileri düzey modellerin piyasaya çıkmadan önce kamu otoritelerinin incelemesine açılmasına yönelik mekanizmaların tartışılması da tesadüf değil. Teknolojiyi üretenler bile kendi ürettiklerinin sınırlarını konuşuyor.
Peki biz?
Türkiye’de yapay zekâyı büyük ölçüde kullanıyoruz; fakat ona hükmetmiyoruz. Komutu bizim yazmamız bizi sistemin hâkimi yapmıyor. Çünkü algoritmanın nasıl düşündüğünü, neyi öne çıkardığını, hangi değerleri örtülü biçimde taşıdığını çoğu zaman bilmiyoruz.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Yapay zekâ yakında yalnızca ne okuyacağımızı ve ne izleyeceğimizi değil, neyi beğeneceğimizi, kimlere yakınlık duyacağımızı, hangi mesleği seçeceğimizi, hatta dünyayı hangi kavramlarla anlamlandıracağımızı etkileyebilir. Kültürümüzü, dilimizi, sanatımızı ve edebiyatımızı dönüştürebilir. Tepki duyduğumuz bir düşünceyi bize makul, yabancı olduğumuz bir hayat tarzını zamanla cazip gösterebilir.
Üstelik bunu bir insanın doğrudan telkiniyle değil, bizimle algoritma arasındaki mahrem denebilecek bir ilişki içinde yapabilir.
Belki de en büyük tehlike yönlendirildiğimizi fark etmeden yön değiştirmektir.
Bu nedenle Türkiye’nin meselesi yapay zekâyı daha çok kullanmak değil; onu anlamak, sorgulamak ve mümkün olduğu ölçüde ona hâkim olmaktır.
Dünyada yapay zekâ konusunda tedirginlik büyürken bizde yalnızca hayranlık büyüyorsa, burada teknolojik bir ilerlemeden çok farkındalık açığını konuşmamız gerekir.



