Prof. Dr. Hasan Okuyucu Yazıları

 Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Yazarın Profili
01.09.2026 17:46

Kampüslerimizin Öğreticiliği

Haber Detay Image

Üniversite denildiğinde çoğumuzun aklına derslikler, laboratuvarlar, öğretim üyeleri ve diploma gelir. Oysa bir üniversitenin gücü ve öğreticiliği bunlardan daha fazlasıdır. Üniversitenin asıl gücü, öğrenciyi dört-beş yıl boyunca içine aldığı yaşama, öğrenme ve ilişki kurma çevresinde ortaya çıkar.

Bir kampüs bazen hocadan daha sessiz, ama daha sürekli bir öğretmendir.

Öğrenci derste termodinamik, hukuk veya sosyoloji öğrenir, kampüste ise sıra beklemeyi, birlikte yaşamayı, tartışmayı, sorumluluk almayı, farklı insanlarla ilişki kurmayı, bir topluluğu yönetmeyi, yenilmeyi ve yeniden başlamayı öğrenir.

Bir öğrenci kulübünün bütçesini yönetmek kimi zaman işletme dersinden, bir etkinliği yüz kişiyle organize etmek yönetim kitabından, kendisinden çok farklı düşünen biriyle aynı masada oturmak ise bazı sosyal bilim derslerinden daha kalıcı olabilir.

Yükseköğretimin temel amacı da zaten yalnızca bilgi aktarmak değil öğrenciyi iş hayatına, topluma ve kişisel hayatına hazırlamaktır. Üniversite üzerine yapılan çalışmalar, günümüzde sınıfın artık bilginin tek mekânı olmadığını, öğrenmenin giderek etkileşim, problem çözme, keşif ve farklı insanlarla kurulan ağlar üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor.

Bu nedenle Amerika’daki bazı güçlü üniversitelerde “co-curricular learning”, “student development”, “residential education” ve “living-learning community” gibi kavramlar tesadüfen ortaya çıkmış değildir. Bunların arkasında basit bir düşünce vardır:

Öğrencilik yalnızca ders ile sınırlı değildir.

Yurtta da öğrencidir, yemekhanede de, spor salonunda da, öğrenci kulübünde de, gönüllülük faaliyetinde de…

Hatta üniversitenin öğrenci üzerindeki en kalıcı etkilerinin bir kısmı transkriptinde aldığı dersler arasında hiç yazılmaz.

Bugün bu mesele yapay zekâ nedeniyle daha da önemli hale geliyor. Çünkü bilgiye ulaşmak giderek kolaylaşıyor. Öğrenci artık bir kavramı öğrenmek için mutlaka öğretim üyesinin karşısında oturmak zorunda değil. Yapay zekâ, çevrim içi eğitim, sanal laboratuvarlar ve artırılmış gerçeklik, eğitimi zamandan ve mekândan önemli ölçüde bağımsızlaştırıyor. Yapay zekâ destekli eğitim üzerine yapılan çalışmalar da sanal sınıfların ve laboratuvarların esnekliği artırabildiğini, bazı deneyleri daha güvenli ve erişilebilir hale getirebildiğini gösteriyor.

İşte tam burada ilginç bir soru ortaya çıkıyor:

Bilgiyi artık internetten ve yapay zekâdan öğrenebiliyorsak kampüse neden ihtiyacımız var?

Belki de cevap şudur: Bilgi dijitalleştikçe kampüsün bilgi verme işlevi azalabilir, insan yetiştirme işlevi ise daha da değerli hale gelir.

Çünkü yapay zekâ size bir diferansiyel denklemi çözebilir ama arkadaşınızla yaşadığınız anlaşmazlığı çözmeyi öğretmeyebilir. Size çok iyi bir sunum hazırlayabilir ama yüz kişinin karşısına çıkıp heyecanınızı yönetme tecrübesini veremez. Bir işletme vakasını analiz edebilir fakat bir öğrenci topluluğunda insanların güvenini kazanmanın ne demek olduğunu yaşatamaz.

Nitekim yapay zekâ ve eğitim üzerine yapılan çalışmalarda, öğrencilerin makinelerle daha fazla iletişim kurmasının sosyal iletişim becerilerini zayıflatabileceği ve bunun ancak öğrencilerin birbirleriyle daha fazla etkileşim içinde tutulmasıyla dengelenebileceği özellikle belirtiliyor.

Sanal kampüsler üzerine yapılan bir başka araştırma da benzer bir noktaya işaret ediyor. Teknolojik altyapının tek başına eğitim kalitesi üretmediği, kaliteli öğrenmenin motivasyon, öğretmen-öğrenci iletişimi, iş birliği ve insan etkileşimiyle güçlendiği görülüyor. Araştırmacılar sanal ortamların ancak öğretmen ve öğrenci arasında, hatta öğrencilerin kendi aralarında gerçek bir etkileşimin aracına dönüştüğünde pedagojik değer kazandığını vurguluyor.

Dolayısıyla geleceğin üniversitesi fiziksel kampüs ile dijital dünyanın karşı karşıya geldiği bir yapı olmayacaktır. Asıl mesele ikisini doğru biçimde birleştirebilmektir.

Türkiye’de de kampüsleri bu gözle yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Rektörlükler ve dekanlıklar yalnızca ders programı, personel ve bütçe yönetmemeli, öğrencinin kampüste geçirdiği hayatı da tasarlamalıdır. Sağlık, Kültür ve Spor birimleri yalnızca yemek, spor salonu veya birkaç etkinlik düzenleyen idari yapılar olmaktan çıkmalı, öğrenci gelişiminin merkezlerinden biri haline gelmelidir.

Öğrenci toplulukları, spor, sanat, gönüllülük, yurt hayatı, liderlik programları, akademisyen-öğrenci buluşmaları ve disiplinler arası çalışmalar üniversitenin eğitim politikasının bilinçli parçaları olmalıdır.

Aksi halde öğrenciyi yalnızca derslikte eğitir, geri kalan hayatını ise şehrin tesadüflerine bırakırız.

Belki de güçlü bir üniversitenin en önemli özelliği şudur:

Öğrenci kampüsten yalnızca diploma alarak çıkmaz, kampüsün içinden geçerken başka bir insana dönüşür.

Yazarın Yazıları