Bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde insanlar, yaşadıkları ülkenin yönetiminden, ekonomik şartlarından ya da toplumsal düzeninden memnun değildir. Bu memnuniyetsizlik kimi zaman daha iyi bir hayat arayışına, kimi zaman da başka ülkelere göç etme isteğine dönüşmektedir. Buna karşılık sosyal ve ekonomik gelişmişliğini büyük ölçüde tamamlamış ülkelerde, yönetim kurumlarının daha istikrarlı işlemesi ve toplumsal enerjinin daha fazla üretime, bilime, teknolojiye ve refahın artırılmasına yönelmesi dikkat çekmektedir.
Türkiye ise yaklaşık iki asırdır modernleşme, rejim, yönetim ve kalkınma meselelerini yoğun biçimde tartışmaktadır. Bu tartışmalar zaman zaman darbelerle, yönetim değişiklikleriyle ve sert siyasi kırılmalarla sonuçlanmıştır. Zaman içinde siyaset, toplumsal enerjinin büyük bölümünü tüketen başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Bir kesim mevcut iktidarı sürdürmeye, diğer bir kesim ise onu değiştirmeye yoğunlaşırken; eğitim, bilim, teknoloji, üretim, kurumsal kapasite ve ekonomik verimlilik gibi uzun vadeli kalkınma alanları çoğu zaman ikinci planda kalabilmektedir.
Oysa Türkiye’nin yaklaşık 85 milyonluk nüfusu küçümsenecek bir insan kaynağı değildir. İyi eğitilmiş, liyakate dayalı kurumlarla desteklenmiş ve ortak hedeflere yönlendirilmiş böyle bir nüfus, çok kısa sürede büyük bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm gerçekleştirebilir. Buna Türkiye’nin tarihî, kültürel ve ekonomik bağlarının bulunduğu diğer Türk ve Müslüman toplumlarla kurulabilecek nitelikli iş birlikleri de eklendiğinde, ortaya oldukça büyük bir potansiyel çıkmaktadır. Fakat bu potansiyelin açığa çıkması için enerjinin iktidar mücadelelerinden çok üretime, araştırmaya, girişimciliğe, eğitime ve kurumsal gelişmeye yönelmesi gerekir.
Bir başka sorun da dünyayı yorumlama biçimimizdir. Uluslararası ilişkilerde çıkar çatışmaları, güç mücadeleleri ve gizli diplomatik hesaplar elbette vardır. Ancak gelişmiş ülkelerin başarılarını yalnızca kurdukları planlara ve başkalarını manipüle etme yeteneklerine bağlamak bizi yanıltır. Hiçbir toplum yalnızca “oyun kurarak” gelişmez; gelişmenin temelinde uzun süreli çalışma, bilimsel üretim, nitelikli eğitim, güçlü kurumlar, sermaye birikimi ve disiplinli emek vardır.
Bizde ise zaman zaman bazı entelektüel ve siyasi çevreler, ülkenin sorunlarını sürekli dış güçlerin gizli planlarıyla açıklamayı tercih etmektedir. Böyle bir bakış açısı, gerçek sorunlarla yüzleşmeyi zorlaştırır. Çünkü başarısızlığın sebebini sürekli dışarıda arayan toplumlar, kendi eğitim sistemlerini, kurumlarını, çalışma kültürlerini ve üretim kapasitelerini sorgulamakta gecikirler.
Asıl ihtiyaç, dünyadaki güç mücadelelerini görmezden gelmek değil; onları doğru ölçekte değerlendirirken kendi sorumluluğumuzu da kabul etmektir. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek temel unsur, başkalarının hangi planları yaptığı kadar, bizim ne kadar çalıştığımız, ne ürettiğimiz, hangi kurumları kurduğumuz ve insan kaynağımızı ne kadar verimli kullandığımızdır. Ülkenin esas meselesi sürekli yeni bir iktidar mücadelesi üretmek değil, mevcut toplumsal enerjiyi ortak refahın inşasına yönlendirebilmektir.







