Prof. Dr. Hasan Okuyucu Yazıları

 Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Prof. Dr. Hasan Okuyucu
Yazarın Profili
26.09.2026 14:31

Söylenti Diplomasisi: Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Dış Güç İthamlarının İzinde

Haber Detay Image

Düşman güçlerle iş birliği, tarih boyunca hemen her toplumda görülen bir olgudur. Karşı istihbarat faaliyetleri kapsamında, bir ülkedeki muhalif kişiler veya zaafları bulunan bireyler kullanılarak toplumu zayıflatıcı ve kışkırtıcı olaylara zemin hazırlanması, devletlerin birbirlerine karşı başvurduğu klasik yöntemlerden biridir.

Ancak bu olgunun sosyolojik açıdan asıl ilginç yönü, gerçek nüfuz ile yalnızca söylenti düzeyinde kalan itham arasındaki farktır. Çünkü ikisi de toplum üzerinde benzer bir tahribat yaratabilir.

Osmanlı Devleti bu ikili yapının açık bir örneğidir. 19. yüzyıldan itibaren Rus, Fransız ve İngiliz etkisi, devlet yönetiminde zaman zaman somut biçimde hissedilmiştir. Bu nüfuz, içeriden bazı kişilerle kurulan doğrudan irtibat yoluyla işlemiştir.

Ancak aynı dönemde, bu gerçek nüfuzun yanında ikinci bir mekanizma da devreye girmiştir: Dışarıyla hiçbir bağlantısı olmayan bazı hareketler ve talepler, olağan siyasi yollarla durdurulamadığında “İngiliz uşağı” veya “Rus etkisi altında” gibi damgalarla itibarsızlaştırılmıştır. Böylece dış güç etkisi, hem gerçek bir araç hem de içerideki muhalefeti susturmak için kullanılan söylemsel bir silah hâline gelmiştir.

Cumhuriyet döneminde de bu ikili yapı sürmüştür. İngiltere’nin dünya genelinde işgal ettiği toprakları kendi vekilleri eliyle yönetme stratejisi bilinen bir gerçektir. İstanbul’un işgali ve Cumhuriyet’in ilanının ardından yaşanan geri çekilme de bu stratejinin bir izdüşümü olarak yorumlanabilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın kapitalist ve komünist bloklara ayrılmasıyla bu dış nüfuz alanları Türkiye’de de belirginleşmiş, sağ ve sol hareketler 12 Eylül 1980’e uzanan süreçte kardeş kanının dökülmesine kadar varan çatışmalara sahne olmuştur. Aynı dönemde yalnızca siyasi oluşumlar değil, bazı sivil toplum kuruluşları da yurt dışındaki güçlerin etkisi altında olduğu yönünde ithamlara maruz kalmıştır.

Burada sosyolojik olarak önemli bir sınır çizmek gerekir. Tarihsel bir süreç söz konusu olduğu için bu ilişkilerin gerçek boyutunu tam olarak bilemeyiz. Sivil toplum kuruluşları içindeki bireysel görüşmeleri tespit etmek zaten mümkün değildir. Dolayısıyla bir irtibatın var olup olmadığını veya var olsa bile ne ölçüde sürekli bir etkiye dönüştüğünü kesin olarak bilemeyiz.

Tam da bu belirsizlik, ithamları güçlü bir toplumsal silaha dönüştürür. İspatlanması da çürütülmesi de zor olan bir suçlama, çoğu zaman gerçek bir kanıttan çok itibarsızlaştırma amacına hizmet eder ve toplumun doğru ile yanlışı ayırt etme kapasitesini aşındırır.

Osmanlı’dan bugüne süregelen asıl zafiyet, devlet iradesinin bu iki mekanizmayı da yeterince ayırt edememesinde yatar: Dış güçlerle gerçek irtibatı olanlar zamanında ve etkili biçimde cezalandırılamamış, asılsız söylentilerin önüne de geçilememiştir.

Sonuç olarak “söylenti diplomasisi”, gerçek casusluk veya iş birliği kadar etkili bir toplumsal zayıflatma aracına dönüşmüş; insanların karar verme süreçlerini bulanıklaştırarak kafa karışıklığına yol açmış ve toplumsal dayanışmayı aşındırmıştır.

Yazarın Yazıları