“Zekâ, kudret, mevki, varlık… Bunlar kaderin akıl ermez taksimatı; önemi yok.”
İnsan, kendisine verilene uzun süre sahip olunca onu kendisinin sanmaya başlıyor.
Zekâsını kendi marifeti, gücünü kendi hakkı, makamını kendi büyüklüğü, servetini ise kendi kıymetinin delili zannediyor.
Oysa hayatın en belirleyici taraflarının çoğunu biz seçmiyoruz.
Hangi evde doğacağımızı, hangi sofraya oturacağımızı, kimlerin elimizden tutacağını, hangi kapıların önümüzde daha kolay açılacağını biz belirlemiyoruz.
Hayat herkese aynı yerden başlamıyor.
Kimi bir imkânın içine doğuyor, kimi aynı imkâna ulaşabilmek için yıllarını veriyor.
Kiminin önünde kapılar daha o gelmeden açılıyor.
Kimi ise bir kapının önünde ömrünün yarısını bekliyor.
Belki de tam bu yüzden insanın gerçek değeri, neye sahip olduğunda değil; sahip olduklarıyla neye dönüştüğünde ortaya çıkıyor.
Çünkü insanı yokluk kadar bolluk da sınar.
Hatta bazen daha ağır sınar.
Güç, insanın eline geçtiğinde içinde ne varsa onu büyütür.
Merhameti varsa merhametini.
Kibri varsa kibrini.
Adaleti varsa adaletini.
Hırsı varsa hırsını.
Bu yüzden bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, onun güçlülerin yanında nasıl durduğuna değil; kendisine ihtiyacı olan birinin karşısında neye dönüştüğüne bakın.
Bir kapıyı açabilecekken açıyor mu?
Bir insanı ezebilecekken kendini tutabiliyor mu?
Karşılığında hiçbir şey alamayacağını bildiği birine yine de iyilik yapabiliyor mu?
Çünkü ahlak, çoğu zaman mecburiyet bittiğinde başlar.
İnsan, iyi görünmek zorunda olmadığı yerde de iyi kalabiliyorsa, işte orada karakter konuşur.
Zekâ da böyledir.
Çok bilmek insanı her zaman büyütmez.
Bazen bilgi arttıkça tevazu azalır.
Kelimeler çoğalır ama gönül daralır.
İnsan dünyayı çözmeye yaklaşır, karşısındaki insanın kırılan yerini göremez.
Oysa hikmet yalnızca bilmek değildir.
Bildiklerinin seni daha adil, daha merhametli ve daha insaflı bir insana dönüştürmesidir.
Makam da böyledir.
Bir koltuk insanı büyütmez.
Sadece onun kaç kişinin hayatına dokunabileceğini artırır.
Bu yüzden makam bir üstünlük değil, ağır bir emanettir.
Bir imzan bir hayatı değiştirebiliyorsa…
Bir cümlen bir insanın ümidini büyütebiliyor ya da söndürebiliyorsa…
Bir kararın başka birinin yolunu açabiliyor veya kapatabiliyorsa…
Artık mesele sen değilsindir.
Mesele, o gücün içinden neyin geçtiğidir:
Vicdan mı?
Kibir mi?
Merhamet mi?
Hırs mı?
İnsanın en büyük yanılgısı belki de tam burada başlıyor:
Kendisine emanet edileni kendisinin sanıyor.
Oysa hiçbir şey insana sonsuza kadar ait değil.
Makamın bir süresi var.
Servetin bir ömrü.
Güzelliğin bir mevsimi.
Gücün bir devri.
Kalabalıkların ise sandığımız kadar uzun bir vefası yok.
Bir gün unvanlar susuyor.
Kartvizitler anlamını kaybediyor.
Kapıların önündeki kalabalıklar dağılıyor.
İnsan, kendisini önemli hissettiren ne varsa yavaş yavaş onlardan soyunuyor.
Ve geriye çok sade, çok çıplak bir şey kalıyor:
Birilerinin hafızasında nasıl kaldığı.
Senin yanından ayrılan biri kendisini daha küçük mü hissetti, daha değerli mi?
Sana derdini anlatanın yükünü mü ağırlaştırdın, biraz olsun hafiflettin mi?
Gücünün yettiği yerde kolay olanı mı yaptın, doğru olanı mı?
Senden hiçbir şey beklemeyen birine de aynı nezaketle davranabildin mi?
Belki hayatın gerçek hesabı tam da burada tutuluyor.
Çünkü kader herkese aynı payı vermiyor.
Birine zekâ düşüyor.
Birine servet.
Birine güzellik.
Birine makam.
Birine güçlü bir aile.
Birine ardı ardına açılan kapılar.
Birine ise bunların hiçbirini vermeden yalnızca dayanmayı, beklemeyi ve mücadele etmeyi öğretiyor.
Belki adalet, herkese aynı şeyin verilmesinde değil; her insanın kendisine düşen payla ne yaptığı yerde başlıyor.
Çünkü sahip olduklarımızın çoğu bize ait olmaktan önce bize verilmiş şeylerdir.
Bu yüzden nimet aynı zamanda sorumluluktur.
Güç sorumluluktur.
İmkân sorumluluktur.
Bilgi sorumluluktur.
Makam sorumluluktur.
Ve insan belki de kendisine verilen her şeyin hesabını, bir gün onu nasıl taşıdığı üzerinden verecektir.
Hangi kapıları açtığıyla.
Kimi ezmediğiyle.
Kimin elinden tuttuğuyla.
Kimin yarasına merhem olduğu, kimin yarasını ise daha da derinleştirmediğiyle.
Çünkü hepimiz bu dünyaya elimizde olmayan şeylerle geldik.
Ve yine hiçbir şeyi yanımıza alamadan gideceğiz.
Aradaki o kısa mesafede bize düşen belki yalnızca şudur:
Bize verileni üstünlük sebebi değil, emanet bilmek.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, ne kadar yukarı çıktığıyla değil; yukarıdayken aşağıda kalana nasıl baktığıyla ölçülür.
Ve belki ömrün sonunda mesele, bize ne kadar verildiği de olmayacak.
Ne kadar zeki olduğumuz, ne kadar güçlü olduğumuz, hangi makamlara geldiğimiz ya da ne kadar servet biriktirdiğimiz de…
Asıl mesele, bize verilenin içimizde hangi duyguyu beslediği ve elimizde hangi amaca hizmet ettiği olacak.
Zekâmız hakikate mi hizmet etti, kibrimize mi?
Gücümüz birinin yükünü hafifletmeye mi yaradı, üstünlüğümüzü hissettirmeye mi?
Makamımız kapılar açtı mı, yoksa insanları kapımızda mı bekletti?
Varlığımız paylaşmayı mı öğretti, daha fazlasını istemeyi mi?
Çünkü nimet, insanın elinde yalnızca çoğalmaz; niyetine göre anlam kazanır.
Ve belki de ömrün sonunda insana yöneltilecek en ağır soru,
“Sana ne verildi?” değil;
“Sana verileni hangi duygunun, hangi niyetin ve hangi amacın hizmetine sundun?”olacaktır.
Çünkü kader payını dağıtır.
İnsanın kim olduğunu ise, o payı neyin hizmetine sunduğu gösterir.






