Pınar Dağ AYABAKAN Yazıları

Pınar Dağ AYABAKAN
Pınar Dağ AYABAKAN
Yazarın Profili
19.09.2026 10:29

Kadın Yaş Aldıkça Kendine Dönüyor

Haber Detay Image

Bir kadın yaş aldıkça gerçekten değişiyor mu?

Ben artık buna pek inanmıyorum.

Bence kadın değişmiyor.

Sadece yıllar içinde kendisine ait olmayan ne varsa yavaş yavaş üzerinden çıkarıyor.

Başkalarının beklentilerini…

Kırılmasınlar diye sustuklarını…

Sevilsin diye kabullendiklerini…

“İyi kadın böyle olur” denilerek omuzlarına bırakılan görünmez yükleri…

Ve bir gün, bütün bunların altında kim olduğunu yeniden hatırlıyor.

Belki de yaş almak biraz budur:

Kendine geri dönmek.

Kadınların hayatında uzun bir dönem var.

Herkese yetiştiğimiz ama kendimize geç kaldığımız bir dönem.

Evin düzenini düşünüyoruz.

Çocuğun yarınını…

Annemizi, babamızı, eşimizi, dostumuzu…

Birinin sesindeki küçücük değişikliği fark ediyor, kimin canının sıkkın olduğunu daha söylemeden anlıyoruz.

Herkesin ihtiyacını biliyoruz da bize,

“Sen ne istiyorsun?”

diye sorulduğunda bazen cevabımız olmuyor.

Çünkü çoğumuz istemekten önce vermeyi öğrendik.

Fedakârlığı sevgi sandık.

Susmayı olgunluk.

İdare etmeyi kadınlık.

Her şeyi toparlamayı güç.

Belki de bazı yükler bize ait bile değildi.

Annelerimizden gördük, onların annelerinden duyduk.

Kadının evi toparlaması, kırılanı onarması, susması, idare etmesi gerektiğini öyle doğal öğrendik ki bir süre sonra bunun karakterimiz mi, bize öğretilmiş bir rol mü olduğunu ayırt edemez olduk.

Yaş almak biraz da bunu fark etmek galiba:

Bize miras kalan her şeyi taşımak zorunda olmadığımızı.

Ve belki en acısı da şu oldu:

Güçlü görünen kadının yorulmaya hakkı yokmuş gibi davranıldı.

Oysa kadın da yorulur.

Bazen taşıyamaz.

Bazen kimseyi anlamak, toparlamak, teselli etmek istemez.

Bazen yalnızca kendi içindeki sesi duymaya ihtiyaç duyar.

İnsan yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor.

Her yük taşınmak zorunda değil.

Her ilişki korunmak zorunda değil.

Her yanlış anlaşılma düzeltilmek zorunda değil.

Her giden geri çağrılmak zorunda değil.

Bazen insanın kendisine yaptığı en büyük iyilik, tutmayı bırakmaktır.

Gençken insan daha çok seçilmek istiyor.

Sevilmek…

Beğenilmek…

Onaylanmak…

Birileri tarafından tercih edilmek…

Sonra yıllar geçiyor ve kadın çok kıymetli bir şeyi öğreniyor:

Asıl mesele seçilmek değilmiş.

Seçebilmekmiş.

Kimin hayatında kalacağına…

Kimin sözünü önemseyeceğine…

Neye emek vereceğine…

Hangi kapıyı bir daha çalmayacağına…

Kimin yanında kendisi olarak kalabildiğine…

Bir yaştan sonra insanları değil, hissettirdiklerini seçmeye başlıyor kadın.

Kalabalığı değil huzuru.

Gösterişi değil sahiciliği.

Çok konuşanı değil, gerçekten duyanı.

Ve insan artık hayatından neyin eksildiğine değil, neyin kendisinden eksilttiğine bakıyor.

Çünkü bazı insanlar gider ve sen küçülmezsin.

Bazı ilişkiler biter ve sen kaybetmiş olmazsın.

Bazı kapılar kapanır ve hayatın ilk kez nefes almaya başlar.

Kadınlara uzun yıllar boyunca tutmaları öğretildi.

Evi tut.

Aileyi tut.

İlişkiyi tut.

İnsanları tut.

Kırılmasın diye sözü tut.

Dağılmasın diye kendini tut.

Belki de kimse bize yeterince şunu söylemedi:

Bazen insanın kendisini koruyabilmesi için bazı şeyleri bırakması gerekir.

“Ben bunu istemiyorum.”

Bugün bana en güçlü kadın cümlelerinden biri gibi geliyor.

Bağırmadan…

Kavga etmeden…

Kimseyi suçlamadan…

Sadece kendine sadık kalarak söyleyebilmek:

“Ben bunu istemiyorum.”

Çünkü hayır demenin ayıp, sınır koymanın sertlik, gitmenin vefasızlık olduğunu sandık.

Oysa insan bazen kalırken kendine vefasızlık ediyor.

Bazen sustuğu her cümlede biraz daha kendinden uzaklaşıyor.

Bazen herkes iyi olsun diye kendisini kötü bırakıyor.

İşte kadın yaş aldıkça belki en çok bunu fark ediyor:

Kendisini kaybetmenin hiçbir ilişkiyi kurtarmaya değmediğini.

Bir zaman sonra daha az açıklıyor.

Daha az ispatlıyor.

Daha az tartışıyor.

Daha az “beni anlasınlar” diye uğraşıyor.

Çünkü gerçek bağın içinde insan sürekli kendisini savunmak zorunda kalmıyor.

Kendini küçültmüyor.

Sessizleşmiyor.

Kendi sesinden utanmıyor.

Kadın yaş aldıkça dünyası küçülmüyor aslında.

Sadece fazlalıklarından arınıyor.

Çok insan yerine birkaç gerçek insan istiyor.

Kalabalıklar yerine içten bir sohbet.

Gösterişli cümleler yerine güven.

Her yere yetişmek yerine doğru yere varmak.

Bir zamanlar güzel görünmek isterken artık iyi hissetmek istiyor.

Bir zamanlar kaybetmekten korkarken artık kendisini kaybetmemeyi önemsiyor.

Çünkü insan bir gün şunu anlıyor:

Herkes seni sevmeyebilir.

Herkes seni anlamayabilir.

Herkes senin yanında kalmayabilir.

Ama bütün bunların içinde sen kendinin yanında kalabiliyorsan, aslında o kadar da yalnız değilsin.

Yıllar sonra aynaya başka türlü bakıyorsun.

Yüzündeki çizgilere değil, o çizgilerin içinden geçen hayata.

Kaç kere içine attığını…

Kaç kere yeniden başladığını…

Kaç kere düştüğün yerden kimse görmeden kalktığını…

Ve belki ilk kez aynadaki kadına kızmak yerine şefkat duyuyorsun.

“Daha farklı olmalıydın” demiyorsun.

“Bunca şeyin içinden yine de kendin olarak çıkabildin” diyorsun.

Bence bir kadının kendisiyle barışması tam da burada başlıyor.

Mükemmel olmadığı hâliyle kendisini kabul ettiğinde.

Yetişemediği şeyler için kendini suçlamadığında.

Herkesi mutlu edemeyeceğini anladığında.

Ve kendi hayatında artık misafir gibi yaşamamaya karar verdiğinde.

Kadın yaş aldıkça güzelleşmiyor sadece.

Netleşiyor.

Sadeleşiyor.

Kime ait olduğunu hatırlıyor.

Kendine.

Belki de hayatın kadına yıllar sonra verdiği en kıymetli şey gençlik değil.

Kendisi olma cesareti.

Hayır diyebilme cesareti.

Gitmesi gereken yerden gidebilme cesareti.

Kalmak istediği yerde kalabilme cesareti.

Ve hiçbir alkış duymadan da kendi hayatının doğru yerinde durabilme cesareti.

Çünkü kadın yaş aldıkça değişmiyor aslında.

Sadece kendisi olmayan hâllerini taşımaktan vazgeçiyor.

Ve bazen bir kadının en büyük dönüşümü, başka birine dönüşmesi değil;

nihayet kendine dönmesidir.

Yazarın Yazıları