Pınar Dağ AYABAKAN Yazıları

Pınar Dağ AYABAKAN
Pınar Dağ AYABAKAN
Yazarın Profili
22.10.2026 12:22

HERKES HAKLI, PEKİ HAKİKAT NEREDE ?

Haber Detay Image

İnsan bazen hakikati bilmediği için değil, bildiği hakikatin gerektirdiği bedeli ödemeye cesaret edemediği için yanılır.

Çünkü doğruyu görmek başka, o doğrunun kendi menfaatlerimize, alışkanlıklarımıza ve yıllarca savunduğumuz düşüncelere karşı durduğu yerde onu kabul edebilmek bambaşka bir meseledir.

Bugün herkesin anlatacak bir hikâyesi, savunacak bir gerekçesi ve haklı çıkmak için gösterecek bir yarası var.

Peki herkes haklıysa, haksızlıklar kimin eseri?

Belki de çağımızın en büyük ahlaki çelişkilerinden biri burada başlıyor. İnsanlar adalet istiyor fakat çoğu zaman adil olmanın kendi üzerlerine düşen sorumluluğuyla yüzleşmek istemiyor.

Oysa adalet, yalnızca bize yapılan yanlışları görmekle değil, kendi yanlışlarımızı da aynı ölçüyle değerlendirebilmekle mümkün.

İnsan zihni sanıldığı kadar tarafsız değil. Psikolojide doğrulama yanlılığı olarak tanımlanan eğilim, kişinin mevcut inançlarını destekleyen bilgileri daha kolay benimsemesine yol açabiliyor.

Fakat mesele yalnızca zihinsel bir yanılgıdan ibaret değil. Bazen insan gerçeği bütün açıklığıyla gördüğü hâlde susmayı tercih ediyor. Çünkü kabul ettiği bir yanlış, yıllardır yanında durduğu bir insanı sorgulamasını, savunduğu düşünceden vazgeçmesini, hatta kendi geçmişiyle yüzleşmesini gerektirebilir.

İşte o noktada hakikat, zihinsel bir arayış olmaktan çıkıp ahlaki bir cesaret meselesine dönüşür.

İnsanın asıl imtihanı, doğruyu bilip bilmemesinde değil; doğru kendi aleyhine döndüğünde nerede durduğunda saklıdır.

Bugün toplumsal ilişkilerimizde de benzer bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. İnsanları söylediklerinin doğruluğuyla değil, ait oldukları çevrelerle değerlendiriyoruz.

Bizden olanın yanlışına gerekçe, bizden olmayanın doğrusuna kusur arıyoruz.

Bir insanın acısını anlayabiliyor, fakat aynı acıyı yaşatan kişi kendi yakınımız olduğunda sessizleşebiliyoruz.

Oysa vicdanın gerçek ölçüsü, kime karşı duyarlı olduğumuzdan çok, kim söz konusu olursa olsun aynı ahlaki ilkeyi koruyup koruyamadığımızdır.

Çünkü tarafımıza göre değişen bir adalet anlayışı, zamanla adaleti değil aidiyeti korumaya başlar.

Daha da düşündürücü olan, insanın kendi haksızlığını bile haklı gerekçelerle açıklayabilmesidir.

Kırdığı bir kalbi kendi kırgınlığıyla, gösterdiği öfkeyi yaşadığı hayal kırıklığıyla, sergilediği merhametsizliği geçmişte uğradığı haksızlıklarla meşrulaştırabilir.

Oysa bir davranışın nedenini anlamak, onu ahlaken haklı bulmak anlamına gelmez.

Acı çekmiş olmak, başkasına acı çektirme hakkı vermez. Haksızlığa uğramış olmak da insanı haksızlık yapmaktan muaf tutmaz.

Belki de insanın en zor yüzleşmesi tam burada başlar. Başkasının yanlışını görmek kolaydır; kendi yanlışını kabul etmek ise insanın kendisine anlattığı hikâyeyi yeniden sorgulamasını gerektirir.

Bugün bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, fakat düşüncelerimizin giderek daha keskin sınırlarla ayrışabildiği bir çağda yaşıyoruz.

Herkes konuşuyor, herkes hüküm veriyor, herkes kendi doğrusunu savunuyor.

Fakat bir insanı gerçekten anlamak, haklı çıkmaktan daha az önemsenir hâle gelebiliyor.

Üstelik haklılığımızı ne kadar güçlü savunursak hakikate o kadar yaklaştığımızı zannediyoruz. Oysa bir düşünceye sarsılmaz biçimde inanmak, onun doğru olduğunun kanıtı değildir.

Burada kendime de sormadan edemiyorum:

Ben gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa kendi haklılığımı mı korumaya çalışıyorum?

Bana yapılan bir haksızlığı başkası yaşadığında da aynı duyarlılığı gösterebiliyor muyum?

Ve en önemlisi, yanlış olduğunu bildiğim bir şey karşısında susmamın sebebi gerçekten çaresizliğim mi, yoksa kaybetmekten korktuklarım mı?

Bu soruların cevapları kolay değil.

Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkalarını yargılamasından çok daha büyük bir cesaret gerektiriyor.

Üstelik her sessizlik korkaklık, her itiraz cesaret değildir. Bazen susmak ihtiyatın, konuşmak ise yalnızca öfkenin sonucudur. Asıl mesele, hangi tutumun vicdandan, hangisinin menfaatten doğduğunu ayırt edebilmektir.

Belki de olgunluk, bütün soruların cevabını bilmekten çok, bazı cevaplarımızı yeniden sorgulayabilme cesaretidir.

Hakikat, kimsenin tek başına sahiplenebileceği bir mülk değildir. Onu aramak, bazen sevdiğimiz insanın yanlışını görmeyi, bazen karşı çıktığımız birinin doğrusunu teslim etmeyi, bazen de en çok kendimize söylediğimiz yalanlarla yüzleşmeyi gerektirir.

İnsanın adaletle kurduğu ilişki de en çok kendi çıkarlarının söz konusu olduğu yerde görünür hâle gelir.

Belki de asıl mesele, haksızlığa uğradığımızda ne kadar yüksek sesle adalet istediğimiz değil; haklı olduğumuza inandığımızda bile ne kadar adil kalabildiğimizdir.

Zira insanın hakikatle en büyük imtihanı, onu bulduğunu düşündüğü an başlar.

Çünkü haklı olmak insanı her zaman hakikate yaklaştırmaz. Bazen hakikatin önündeki en büyük engel, insanın kendi haklılığına duyduğu sarsılmaz inançtır.

Yazarın Yazıları