Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

Yazar ve Sinemacı Uğur Ün’ün Gözünden Şerif Gören: Unutturulan Bir Ustanın Hikâyesi

18.04.2026 17:01
Haber Detay Image

Türk sineması, ustalarını yaşatmakta iyi değildir.

Daha doğrusu, onları hayattayken tüketir, öldükten sonra ise eksik hatırlar.

Şerif Gören tam da bu kaderin ortasında duran bir isim.

Bugün onun sinemasını konuşurken hâlâ bir başka ismin gölgesinden çıkamıyorsak, burada sadece bir sinema tartışması değil, bir hafıza sorunu vardır. Çünkü Türkiye'de mesele çoğu zaman yetenek değil, kimin anlatıldığıdır.

Uğur Ün'ün Şerif Gören Filmleri Kılavuzu tam da bu noktada önemli bir boşluğu dolduruyor. Zeplinart Yayınları etiketiyle yayımlanan bu çalışma, yalnızca filmleri sıralayan bir katalog değil; bastırılmış bir sinema hafızasını geri çağırma çabası.

Kitapta geçen bir cümle, aslında her şeyi özetliyor:

Metin Erksan, Yılmaz Güney ve Şerif Gören…

Üç büyük yaratıcı. Üç yarım kalmış hikâye.

Ama bu "yarım kalmışlık" tesadüf değil.

Sansür vardı. Baskı vardı. Politik iklim vardı.

Ve en az bunlar kadar etkili olan bir şey daha: Gölge.

Gazeteci ve yazar Ali Can Sekmeç'in önsözde aktardığı bir anekdot, bu gölgenin ağırlığını çıplak biçimde ortaya koyuyor. Gören, hayatı boyunca Yılmaz Güney sorularıyla anılmaktan sıkılmıştır. Kendi hikâyesini anlatmak yerine, başkasının hikâyesine referans verilerek hatırlanmak…

Ve o meşhur cümle: "Boşver Alican, bırak onlar benimle geldi, benimle gitsin."

Bu bir kırgınlık değil sadece.

Bu, Türkiye'de sanatçının nasıl silindiğinin özeti.

8 Aralık 2024'te Şerif Gören öldüğünde, sadece bir yönetmen gitmedi. Anlatılmamış bir arşiv de onunla birlikte kapandı.

Peki geriye ne kaldı? Filmler. Ama o filmler de sadece sinema değil.

1975 yapımı Köprü'yü düşünün. Bu bir köprü hikâyesi değil; Türkiye'nin modernleşme sancısının metaforu. Bir yanda mühendis Ahmet'in geleceğe kurduğu hat, diğer yanda salcının geçmişe tutunduğu kıyı… Bu çatışma hâlâ bitmiş değil.

Aynı yıl çekilen Gelincik ise daha sinsi bir film. Yüzeyde akıcı bir anlatı vardır; ama alt metinde siyaset dolaşır. Safa Önal'ın yazdığı karakter üzerinden Süleyman Demirel'e yapılan göndermeler, dönemin sansür refleksini tetikleyecek kadar açıktır.

Ve Yılanların Öcü…

Fakir Baykurt'un kaleminden çıkan bu hikâye, sadece köyde geçen bir çatışma değildir. Bu, ezilenin konuştuğu andır. Türkiye'de ise ezilen konuştuğunda genellikle iki şey olur: Ya susturulur ya yargılanır.

Bu film her ikisini de yaşar.

İşte Şerif Gören sineması tam burada durur:

Anlatmanın risk olduğu yerde.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun filmlerinde sadece estetik bir arayış değil, açık bir mücadele görürüz. Ağrı'nın dağlarında çekilen Derman gibi yapımlar, yalnızca sinema değil, fiziksel bir direniştir aynı zamanda.

Ama belki de en acı soru şu: Biz bu filmleri gerçekten hatırlıyor muyuz? Yoksa sadece isimlerini mi biliyoruz? İşte bu yüzden bu kitap önemli.

Ve burada açıkça söylemek gerekir: Bir teşekkürü borç bilirim. Uğur Ün, kaleme alıp yayımladığı bu çalışma sayesinde, sadece bir kitabı değil, unutulmaya yüz tutmuş bir sinema hafızasını okuma imkânı sundu.

Çünkü bu çalışma, bir yönetmeni anlatmaktan çok, bir unutma biçimini ifşa ediyor.

Ve bize şunu hatırlatıyor: Türkiye'de bazı sanatçılar sansürle değil, unutularak kaybedilir. Şerif Gören o sınırda duranlardan biriydi.

Yazarın Tüm Yazıları