Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

Aşkın Büyüsü ve Gerçekliğin Ağırlığı: Hollis Bize Ne Anlatıyor?

03.05.2026 11:50
Haber Detay Image

Sevgili okur,

Son günlerde bir düşünürün satırlarıyla zihnim meşgul: James Hollis. Onu önemli kılan şey sadece Jung geleneğinden geliyor oluşu değil; ilişkilerin görünmeyen, çoğu zaman da inkâr edilen tarafını cesurca ortaya koyması. Özellikle de “aşk” dediğimiz o büyünün ardındaki gerçeği…

Hollis’in temel iddiası sarsıcı ama bir o kadar tanıdık: Her ilişki bir projeksiyonla başlar.

Karşımızdaki insana görünmez bir film şeridi yansıtırız. Onu olduğu gibi değil, olmasını istediğimiz gibi görürüz. Kendi eksiklerimizi, yaralarımızı, çocukluktan taşıdığımız tamamlanmamış hikâyeleri onun üzerine yükleriz. Ve farkında bile olmadan şu cümleyi kurarız:

“Sen beni tamamlayacaksın.”

İşte Hollis’in “Büyülü Diğer” dediği şey tam olarak bu.

Bizi severse her şeyin düzeleceğine inandığımız o kişi… Kurtarıcı, ruh eşi, eksik parçayı tamamlayan ideal figür.

Ama bu büyü, gerçeğin kendisi değil; bilinçdışımızın kurduğu bir sahnedir.

Biz çoğu zaman karşımızdaki insana değil, ona yüklediğimiz anlama âşık oluruz. Ve bu anlam, kaçınılmaz olarak bir gün çöker. Çünkü hiçbir insan, başkasının geçmişini telafi edecek kadar güçlü değildir.

Burada önemli bir ayrım var: Hollis, aşkın o ilk yoğun, sarsıcı halini küçümsemez. Tam tersine, onu hayatı harekete geçiren bir kıvılcım olarak görür. Sorun, o büyülü başlangıçta değil; o büyünün içinde sıkışıp kalmamızda.

Çünkü kalıcı bir ilişki, bir noktada gerçekle yüzleşmeyi gerektirir.

Perde aralanır.

Ve karşımızdaki kişi bir “ideal” olmaktan çıkar, bir insan olur.

Kendi yaraları olan, kendi korkularıyla yaşayan, kendi yolculuğunu sürdüren bir insan…

İşte tam bu noktada ilişki ya derinleşir ya da dağılır.

Hollis’e göre sağlıklı bir ilişkinin sırrı, birbirini tamamlamak değildir.

Asıl mesele, iki insanın kendi bireyleşme yolculuğunu sürdürürken yan yana yürüyebilmesidir.

Yani ilişki, iki yarımın birleşmesi değil; iki bütünün karşılaşmasıdır.

Peki bu “bütün olma” hali nasıl mümkün olur?

Hollis burada zor bir kapıyı işaret eder: Toplumun bize sunduğu hazır kalıpları sorgulamak.

Doğru iş, doğru evlilik, doğru hayat planı… Bunlar çoğu zaman bize güvenli bir yol gibi sunulur. Ama bu yolların içinde ilerlerken, fark etmeden kendimizden uzaklaşabiliriz. Asıl kırılma ise genellikle hayatın ilerleyen dönemlerinde gelir. O “doğru” sandığımız yapıların çatlamasıyla birlikte, kendi iç sesimizi duymaya başlarız.

İşte gerçek yolculuk tam da burada başlar.

Hollis’in hatırlattığı şey aslında oldukça sade ama derindir:

Hiç kimse bizim tüm ihtiyaçlarımızı karşılayamaz.

Ama biri hayatımıza şunu katabilir: Kendi ihtiyaçlarımızla yüzleşme cesareti.

Ve biz de ona aynısını sunabiliriz.

Belki de gerçek aşk, birbirini değiştirmeye çalışmakta değil; birbirinin büyümesine tanıklık edebilmekte saklıdır.

Kalın sağlıcakla.

Yazarın Tüm Yazıları