Doç. Dr. Serdar Samur Yazıları

Doç. Dr. Serdar Samur

Üniversitelerin Kabuk Değişimi: Tek Boyutlu Sistemden Çok Boyutlu Doçentlik Modeline

31.05.2026 10:11
Haber Detay Image

Türkiye’de akademik yükselme sistemi uzun yıllardır aynı sorunun etrafında dönüyor: “İyi akademisyen kimdir?” Daha doğrusu, kim doçent olmayı hak eder?

Bugün bu sorunun cevabı büyük ölçüde birkaç teknik ölçüte indirgenmiş durumda: Kaç makale yayınladınız? Hangi dergide çıktı? Q1 mi, Q2 mi? Kaç atıf aldınız?

Elbette bilimsel yayın önemlidir. Hatta vazgeçilmezdir. Ancak bilgi çağında üniversitelerin rolü değişirken, akademisyeni yalnızca yayın sayısıyla ölçmeye devam etmek artık ciddi bir zihniyet sorununa dönüşüyor.

Çünkü dünya artık sadece “makale üreten ” akademisyen aramıyor. Topluma dokunan, bilgi üreten, sanayiyle çalışan, dijital eğitim geliştiren, veri paylaşan, disiplinlerarası düşünebilen akademisyen istiyor.

Türkiye’deki mevcut doçentlik sistemi ise hâlâ büyük ölçüde sanayi toplumunun akademik mantığıyla çalışıyor.

Bugün Anadolu’daki bir üniversitede çalışan akademisyen ile büyük şehirlerdeki güçlü araştırma üniversitelerindeki akademisyen aynı cetvelle ölçülüyor. Oysa imkânlar aynı değil. Laboratuvar erişimi aynı değil. Uluslararası ağlara ulaşım aynı değil. Hatta bazı alanlarda akademisyenin çalıştığı konu bile uluslararası dergilerin ilgi alanına girmiyor.

Örneğin bölgesel tarım sorunları üzerine çalışan bir akademisyen düşünün. Ya da göçmen entegrasyonu, yerel kalkınma, kırsal eğitim gibi Türkiye’ye özgü meseleleri çalışan bir araştırmacı… Bu çalışmalar toplum açısından son derece değerli olabilir. Fakat yalnızca uluslararası indeks merkezli bir sistemde bu katkılar çoğu zaman görünmez hale geliyor.

Sonuçta akademisyen iki seçenek arasında bırakılıyor:

Ya kendi toplumunun sorunlarını çalışacak ama sistemde geri kalacak…
Ya da uluslararası yayın piyasasının gündemine uygun konular seçerek yerelden uzaklaşacak.

Asıl mesele tam da burada başlıyor.

Bilgi çağında üniversitenin görevi yalnızca makale üretmek değildir. Üniversite artık aynı zamanda:

• toplumsal çözüm üretme merkezi,
• ekonomik inovasyon aktörü,
• dijital öğrenme platformu,
• açık bilim ekosistemi olmak zorundadır.

Dolayısıyla doçentlik kriterleri de buna göre yeniden düşünülmelidir.

Belki de artık tek boyutlu bir sistem yerine çok boyutlu bir model konuşmalıyız.

Örneğin bir akademisyen bilimsel yayın ağırlıklı ilerlerken, başka biri toplumsal etki ve dijital eğitim alanında öne çıkabilir. Bir mühendis patent ve sanayi işbirliğiyle katkı sunarken, bir eğitim bilimci açık ders materyalleri ve öğretmen eğitimleriyle öne çıkabilir.

Neden hepsini tek bir kalıba zorlayalım?

Üstelik bu yaklaşım “standart düşürmek” anlamına da gelmez. Tam tersine, akademik kaliteyi yalnızca sayıdan ibaret görmeyen daha gelişmiş bir kalite anlayışını temsil eder.

Bugün dünyanın önde gelen üniversiteleri artık sadece yayın sayılarını değil:

• toplumsal etkiyi,
• açık bilimi,
• girişimciliği,
• disiplinlerarasılığı,
• dijital pedagojiyi de değerlendirme süreçlerine dahil ediyor.

Türkiye’nin de bu dönüşümü konuşması gerekiyor.

Burada YÖK’ün rolü de yeniden tanımlanmalı. Merkezi olarak her detayı belirleyen bir yapı yerine, temel çerçeveyi çizen ve üniversitelere akademik esneklik tanıyan bir modele ihtiyaç var.

Çünkü her üniversitenin misyonu aynı değil.

Bir araştırma üniversitesi ile bölgesel kalkınma odaklı bir üniversiteyi aynı performans mantığıyla değerlendirmek sürdürülebilir değil.

Belki de artık şu soruyu sormalıyız:

Doçentlik sistemi akademisyeni gerçekten geliştiren bir yapı mı kuruyor, yoksa yalnızca puan toplamaya zorlayan bir yarış mı üretiyor?

Bilgi çağında mesele yalnızca “kaç yayın yaptığın” değil; ürettiğin bilginin kime, nasıl ve ne kadar dokunduğudur.

Yazarın Tüm Yazıları