Bugünün dünyasında her şey hız üzerinden ölçülüyor. Daha görünür olmak, daha fazla kazanmak, daha hızlı yükselmek başarı sayılıyor. İnsan ilişkileri fayda ekseninde kuruluyor, kurumlar performans baskısıyla yönetiliyor, toplumlar ise yalnızca ekonomik verilerle değerlendiriliyor.
Böyle bir ortamda ortak ideal, toplumsal sorumluluk ve çağdaşlaşma gibi kavramlar giderek geri planda kalıyor.
Oysa asıl sorun ekonomik değil, anlam sorunu.
İnsanlar artık “Neden yaşıyorum?” sorusundan çok “Nasıl daha avantajlı olurum?” sorusuna odaklanıyor. Eğitim kariyer aracına dönüşüyor, siyaset kısa vadeli hesaplarla şekilleniyor, kurumlar ise insan yerine sadece verimliliği merkeze koyuyor.
Sonuçta aynı kurumda çalışan insanlar aynı hedefe inanmıyor. Aynı ülkede yaşayan insanlar ortak gelecek fikrinde buluşamıyor. Çünkü ortak amaç ancak ortak değerlerle kurulabilir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, yeni bir çağdaşlaşma anlayışı.
Bu anlayış;
bireyi yok saymadan toplumu,
rekabeti inkâr etmeden dayanışmayı,
teknolojiyi dışlamadan insan onurunu koruyabilmelidir.
Yeni çağın insanı sadece başarılı değil, aynı zamanda sorumlu olmalıdır. Çünkü vicdan üretmeyen eğitim sistemleri güçlü toplumlar oluşturamaz.
Kurumlar için de asıl mesele sadece kontrol değildir. İnsanlara aidiyet hissi verebilmektir. Şeffaflık, liyakat ve adalet olmadan hiçbir kurum uzun süre güçlü kalamaz.
Ülkeler açısından gerçek çağdaşlaşma ise sadece bina yapmak ya da teknoloji üretmek değildir. Hukuk güvenliği, düşünce özgürlüğü, eğitim kalitesi ve toplumsal güven olmadan kalkınma eksik kalır.
Bugün teknoloji hızla gelişiyor ama insanlar birbirini daha az anlıyor. Bilgi artıyor ama bilgelik aynı hızla büyümüyor.
Bu yüzden yeni bir hikâyeye ihtiyacımız var.
Öyle bir hikâye ki bireysel başarı ile toplumsal sorumluluğu, özgürlük ile dayanışmayı, rekabet ile adaleti aynı zeminde buluşturabilsin.
Belki de artık hepimizin kendine şu soruyu sorması gerekiyor:
“Ben sadece kendim için mi yaşıyorum, yoksa benden sonra gelecek olanlara nasıl bir dünya bırakıyorum? ”









