Doç. Dr. Serdar Samur Yazıları

Doç. Dr. Serdar Samur

Özgüven Patlaması mı, Düşünsel Çöküş mü

06.06.2026 20:13
Haber Detay Image

Bilgi çağında yaşıyoruz… Evet, ama işte bu yüzden belkide batıyoruz.. Çünkü bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça herkes kendini bilge sanmaya başladı. Hele bizim gibi ezber kültürünün hâlâ güçlü olduğu toplumlarda durum daha da vahim. Eğitim sistemi bize nasıl düşüneceğimizi değil, nasıl tekrar edeceğimizi öğretiyor. Sürekli tekrar eden insan sorgulamayı bırakır. Sorgulamayan da yanıldığını fark edemez. Değil mi?

Eskiden bir konuda konuşmadan önce yıllarca çalışılır, araştırılır, hata yapılır, öğrenilir, ancak ondan sonra görüş bildirilirdi. Ne zahmetli yöntemmiş! Kim uğraşır ki? Neyse ki artık o kadar yorulmaya gerek yok. Günümüzde üç podcast dinleyen ekonomi profesörü, iki motivasyon videosu izleyen psikolog, dört haber başlığı okuyan siyaset bilimci, birkaç yapay zekâ uygulaması deneyen teknoloji gurusu olabiliyor. Kolay, hızlı, pratik.

Üstelik bu yeni sistem son derece demokratik. Bilgiyle emek arasındaki o eski, sıkıcı ilişki ortadan kalktı. Artık önemli olan ne bildiğin değil, ne kadar emin göründüğün. Modern çağın altın kuralı şu: Yüksek sesle konuşuyorsan, muhtemelen haklısındır.

Akademik dünya da geri kalmamış. Eskiden bilim insanları soru üretirdi. Şimdiyse ortada, cevabı daha verilmemiş sorulara sahip olduğunu sanan tipler var. Araştırmanın yerini görünürlük, derinliğin yerini hız, sorgulamanın yerini sloganlar aldı. Akademik performansın yeni ölçütü de şu oldu: Ne kadar düşündüğün değil, ne kadar göründüğün.

O meşhur “kifayetsiz muhteris” –yani yetersiz ama hırslı– tipi artık sadece edebiyat eserlerinde yaşamıyor. Dijital dünyada cirit atıyor. Her konuda fikri var, her tartışmada sözü var, her platformda görüşü var. Bilgi eksik olabilir, ama özgüven konusunda hiçbir eksiği yok. Hatta özgüven o kadar yüksek ki, bilgiye ihtiyaç duyulup duyulmadığı bile tartışmalı hale geliyor.

Toplum olarak da bu durumdan pek şikâyetçi değiliz gibi. Neden mi? Çünkü herkesin uzman olduğu bir yerde uzmanlara ihtiyaç kalmaz. Liyakat karmaşık bir kavram, uzmanlık zahmetli bir süreç, eleştirel düşünmek yorucu. Kesin yargılar ise çok daha pratik. Düşünmek yerine inanmak, araştırmak yerine tekrar etmek, sorgulamak yerine alkışlamak… Ne kadar konforlu, değil mi?

Oysa bilimin en büyük gücü kesinlik değil, şüphedir. Gerçek bilgi “eminim” diye başlamaz. Büyük keşifler “acaba?” sorusuyla ortaya çıkmıştır. Gerçek akademisyen, her şeyi bildiğini düşünen değil, bilmediklerinin farkında olandır. Ama bugün “bilmiyorum” demek neredeyse zayıflık sayılıyor. Bu yüzden insanlar bilmediklerini öğrenmeye çalışmak yerine, bildiklerini sanmayı tercih ediyor.

İşte çağımızın en büyük ironisi burada: Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız. Peki bilgeliğe aynı ölçüde yaklaşabildik mi? Elimizde sayısız veri, sınırsız içerik, sonsuz görüş var. Ama düşünsel derinlik konusunda aynı iyimserliği göstermek zor.

Yine de endişelenmeye gerek yok. Bu gidişle yakında herkes her şeyi biliyor olacak. Sadece küçük bir sorun kalacak: Gerçekten bilenleri nasıl ayırt edeceğiz?

Gerçekten bilenle bilmişi ayırt edecek bir kriterimiz kaldı mı? Yoksa herkesin uzman olduğu bu güzelim dünyada artık kimsenin kimseye ihtiyacı yok mu?

Yazarın Tüm Yazıları