Bu yazıyı babama, her şey bittikten ve bu hastane odasından evimize geçtiğimiz an itibariyle sesli okumak istiyorum. Yıllarca o bize okudu. Hafta sonları önünde en az üç gazete olurdu. Köşe yazılarının hepsini okur, arada başını kaldırıp “Bakın, neler yazmışlar,” derdi. Ben bir gün bir gazetede çalışacağımı, üstelik babama orada ne iş yaptığımı bir türlü kabul ettiremeyeceğimi nereden bilebilirdim?
“Baba, ben gazetenin finans tarafındayım.”
“E, senin elin kalem tutuyor. Yaz işte.”
Yazdım, baba. Yıllardır da yazmaya devam ediyorum ve sen de okuyorsun. Ama bu sefer farklı, ben bu sefer seni yazdım.
Üç gündür hastanedeyiz. Babam bir anda yürüyemez oldu. Abimle her adımı takip ediyoruz. Henüz nedenini bilmiyoruz. Ama hızla iyileşeceğine gönülden inanıyoruz. Ve ben şimdi yatağının baş ucunda sana bakarak bu yazıyı kaleme alıyorum. Ve bir taraftan da ayağa kalkar kalkmaz seninle çıkacağımız yürüyüşü düşünüyorum. Bir de çok merak ettiğin Çamlıca Kulesi’ni. Ayağa kalkınca ilk oraya gitmek istediğini söyledin ya bana. Sözüm olsun baba, sen ayaklandığında ilk baba-kız günümüzü Çamlıca Kulesi’nde yapalım.
Babam beni birine anlatırken “O babasının kızı,” diye anlatır. Küçükken eve geç kaldığı her dakika için anneme azap çektirdiğimi düşünürsek, elinde epey delil de var diyebiliriz. Benimse onun kızı olmanın ne demek olduğunu anlamam biraz daha uzun sürdü. Bazen, bir işe kalkıştığımda kendi ağzımdan çıkan bir cümleyi duyup gülümsüyorum. Bunu babam da tam böyle söyler diyorum.
Bir işe girerken gösterdiğim cesaret, ilk heves geçtikten sonra da o işin başında duruşum, bilmediğim bir şeyi öğrenene kadar peşini bırakmayışım da hep ona benzer. Evde bir şey bozulduğunda annem daha “Tamirci mi çağırsak?” demeden babam eline alıp bakmaya başlamış olurdu. Ağır bir yük varsa o kaldırırdı. Sabah herkesten önce kalkardı. Çocukken insan böyle şeyleri evin düzeni sanıyor. Babam her sabah en erken kalkar, bozulanı o yapar, ağır olanı o kaldırır. Şimdi ayağa kalkmak için yardıma ihtiyacının olduğunu görmek belki de bu yüzden çok daha fazla canımı acıtıyor. Yıllarca “Sen bırak, ben yaparım” dediğini duyduğum adama “Baba, dur, ben yardım edeyim” demek ağzıma hâlâ yabancı geliyor.
Annemle elli yılı aşkın zamandır evliler. Arada her evli çift gibi onlar da tatlı tatlı atışırlar. Ama biliriz ki, onlar her sabah kahvaltı bitti mi kahveyi birlikte içerler. Babam hemen övgü dolu sözlerle annem için “hanımın özü” der. “Bir daha dünyaya gelsem yine annenizle evlenirim” der. Biri ortalıkta görünmese ötekinin gözü onu arar. O kahvelerin başında kim bilir kaç sabah aynı meseleleri yeniden konuşmuşlardır.
Annemin ne hissettiğini yüzünden anlamak kolaydır. Babamınkileri anlamak için bazen anlattığı bir hatıranın sonunu beklemek gerekir. Annesinden, babasından söz ederken bir yerde sesi değişir. Gözünden bir yaş süzülür. O, kaldığı yerden anlatmaya devam eder.
Öğretmen olmayı çok istemiş babam. Okulun müdürü de çok ısrar etmiş. Ama babaannem yatılı okumasına razı gelmeyince öğretmen mektebine yazılamamış. Bunu anlattığında sözü hep abimle bana getirirdi. “Siz okuyun. Neye ihtiyacınız varsa ben karşılarım.” Çocukken o cümlenin daha çok ilk yarısını duyardım. Okuyacaktık, babam bunu çok istiyordu. Şimdi ikinci yarısında biraz daha uzun duruyorum. Biz okuyalım diye kendisine düşecek zahmeti, daha ortada ne kadar zahmet olacağını bilmeden üstlenmişti.
Yazı meselesinde de benim itirazlarımı sabırla dinler, sonunda yine bildiğini söylerdi. “Bak ne güzel şiir yazıyorsun, ne güzel kompozisyon yazıyorsun. Bunu da yaparsın.” Benim aklımda yazarlık yoktu. Gazetedeki işimi seviyordum. Ama ne zaman yazmaktan söz etse, benim çoktan unutmuş olduğum bir şiiri ya da kompozisyonu hatırlatırdı. Ben yazıp geçmiştim, o aklında tutmuştu. Hafta sonları salonda sesli okunan o köşe yazılarından da bana ne çok şey kalmış. Bugün bir cümle kulağıma takıldığında, yanımda kim varsa ona okumak istiyorum. Tıpkı babam gibi.
Kızım Defne ile eşimi yan yana gördüğümde gözüm bir süre onlarda kalıyor. Yeğenimle abimi, Berre’yle Lokman abiyi, İyilik Kulübümüzün başkanı güzel Elmiram ile babasını yan yana izlerken de aynı şeyi hissediyorum. Sevildiğini hisseden kız çocukları babalarına bir şey anlatırken cümlesini yarıda kesip en baştan başlar anlatmaya. Vakti varmış gibi, dinleneceğinden emindir çünkü. Ben o rahatlığı çok iyi tanıyorum. Babamın yanında bir fikri sonuna kadar anlatabilirdim. Hatta bazen o, anlattığım şeyin benden daha çok üzerinde dururdu. Bir kız çocuğunun buna ihtiyacı var. Yıllar sonra kendi başına bir karar vereceği zaman, vaktiyle sözüne gösterilen o özenin payı oluyor. Ben bunu şimdi, kızım Defne babasına bir şey anlatırken ikisine bakıp daha iyi anlıyorum.
Babam, eşim, oğlum, abim. Beni dünyada en çok seven dört adamı sayarken babamı hep başa koyarım. Bir de bana bakarken gözlerinin içinin gülüşü var ki! Kaç yaşına gelirsem geleyim, o bakışı görünce içimden, anneme “Babam ne zaman gelecek?” diye soran kız çocuğu çıkıyor.
Evet zor günlerden geçiyoruz. Ama her zorlukla beraber bir kolaylık olduğuna ve babamın Allah’ın izniyle yeniden ayağa kalkacağına bütün kalbimle inanıyorum. Birlikte yürüyüşe çıkacağız. Sonra Çamlıca Kulesi’ne gideceğiz. Camın önünde bir yer bulup iki çay söyleyeceğiz. İstanbul’a bakar bakmaz eliyle bir yeri gösterecek.
“Şu yollara bak,” diyecek. “Bak ne güzel şeyler yapmışlar. Şu sisteme bak. Gelsinler de eleştirenler bir de buradan baksınlar.”
“Nereye bakayım baba?” diye soracağım. Gösterdiği yeri bulana kadar bir daha tarif edecek. Küçükken de böyle yapardı. Bir şeyi görmemi istedi mi, gördüğümden emin olana kadar uğraşırdı.
O anlatırken çaylarımız soğuyacak.
Olsun. Birer tane daha söyleriz nasıl olsa zamanımız var…










