Burcu Kösem Yazıları

Burcu Kösem
Burcu Kösem
Yazarın Profili
27.07.2026 09:30

Bir Millet Hafızasını Geri Aldığında

Haber Detay Image

Hiç düşündünüz mü?

Neden dünyanın hiçbir yerinde bir bina, Ayasofya kadar tartışılmadı?

Neden onun kapısı açıldığında sadece İstanbul konuşmadı?

Atina konuştu…

Moskova konuştu…

Washington konuştu…

Vatikan konuştu…

Hristiyan dünyası konuştu…

İslam dünyası konuştu…

Çünkü herkes biliyordu.

Tartışılan şey bir bina değildi.

Bir kubbe değildi.

Bir minare değildi.

Sadece bir mabet de değildi.

Ayasofya, bir milletin kendisini nasıl tarif edeceğinin sembolüydü.

Bir milletin hafızasıydı.

Biz bazen tarihi yanlış okuyoruz.

Sanıyoruz ki devletler sınırları kadar büyür.

Oysa devletler önce hafızaları kadar büyür.

Sınırlar haritalarda çizilir.

Hafıza ise insanların zihninde, kalbinde ve nesiller arasında taşınır.

İşte bu yüzden tarih boyunca birçok işgalci, sadece toprakları değil; toplumların hafızasını temsil eden mabetleri, kütüphaneleri ve kültürel mirası da hedef almıştır.

Çünkü geçmişini unutan milletlerin geleceğini başkalarının yazacağını çok iyi biliyorlardı.

Fatih Sultan Mehmet ise, İstanbul’u fethettiğinde yalnızca bir şehri teslim almadı.

Ayasofya’yı koruyarak vakfetmesi, fethettiği şehrin hafızasını yok etmek yerine onu kendi medeniyet anlayışı içinde yaşatma iradesinin en güçlü göstergelerinden biri oldu.

İşte Fatih’in büyüklüğü burada başlar.

Çünkü büyük komutan olmak şehir almak değildir.

Büyük devlet adamı olmak, aldığın şehrin hafızasını kendi medeniyetinin vicdanına emanet edebilmektir.

Aradan yüzyıllar geçti.

Cumhuriyet kuruldu.

Yeni bir devlet doğdu.

1934 yılında Ayasofya müzeye dönüştürüldü.

Cumhuriyet’in kuruluş yılları, devletin hem içeride hem dışarıda son derece hassas dengeler gözetmek zorunda kaldığı bir dönemdi.

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi de o günün tarihî şartları ve uluslararası dengeleri içinde değerlendirilmesi gereken kararlardan biri oldu.

Bugün o kararı destekleyen de vardır, eleştiren de.

Fakat değişmeyen bir gerçek vardır:

Ayasofya hiçbir zaman sadece bir müze olmadı.

Çünkü milletler bazen tarihlerini kitaplara değil, sembollere yazar.

Ayasofya da Türkiye’nin en güçlü sembollerinden biri olmaya devam etti.

Yıllar geçti…

On yıllar geçti…

Ve tam seksen altı yıl boyunca Ayasofya’nın kapısı hep konuşuldu.

Bu süre boyunca farklı dünya görüşlerinden pek çok siyasetçi, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması gerektiğini dile getirdi.

Ancak farklı sebeplerle bu hedef hayata geçirilemedi.

Çünkü mesele sadece istemek değildi.

Ayasofya’nın kapısını açacak anahtar tek bir kişinin cebinde değildi.

O anahtarın dişleri hukuktan yapılmıştı.

Diplomasiden yapılmıştı.

Devlet tecrübesinden yapılmıştı.

Uluslararası dengelerden yapılmıştı.

Ve en sonunda ancak güçlü bir siyasî iradeyle döndürülebilirdi.

10 Temmuz 2020’de Danıştay, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

Kararın temel dayanaklarından biri, Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait bir vakıf eseri olması ve vakfiyedeki kullanım amacının esas alınmasıydı.

Aynı gün Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Ayasofya yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi ve ibadete açıldı.

Kimileri sadece o imzayı gördü.

Oysa o imza, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesiyle başlayan tarihî sürekliliğin hukuk zemininde yeniden karşılık bulduğu önemli bir dönüm noktasıydı.

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, bana göre Türkiye’nin kendi tarihine bakışında yeni bir sayfa açtı.

Bu yüzden Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması geçmişe dönüş değildir.

Geçmişle kavga etmeyi bırakmaktır.

Çünkü güçlü milletler hafızalarını silerek değil, hafızalarıyla barışarak büyür.

Fakat bana göre asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü Fatih’in mirası yalnızca Ayasofya’nın kubbesinde yaşamaz.

O miras…

Top döken ustanın elinde yaşar.

Gemi inşa eden mühendisin zihninde yaşar.

Bilim insanının laboratuvarında yaşar.

Millî hava araçlarını gökyüzüyle buluşturan mühendisin emeğinde yaşar.

Bugün ASELSAN’da geliştirilen teknolojiyle, TUSAŞ’ın hangarlarında yükselen projelerle, ROKETSAN’ın mühendisliğiyle, HAVELSAN’ın yazılımlarıyla ve Baykar’ın gökyüzüne taşıdığı millî teknolojiyle aynı medeniyet özgüveninin çağımızdaki yansımalarını görüyoruz.

Ve Türkiye’nin dört bir yanında üreten gençlerin hayallerinde de aynı medeniyet özgüveninin izlerini görmemiz mümkündür.

Son zamanlarda yakından gözlemledik. Kendi göğünü koruyamayan bir medeniyet, kubbesini de koruyamaz.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle savunma sanayii, yerli teknoloji ve millî üretim alanlarında ortaya koyduğu irade; Ayasofya’nın temsil ettiği özgüvenin yalnızca bir mabedin kapısında değil, üretimde, teknolojide ve bağımsız karar verebilme kabiliyetinde de karşılık bulduğunu göstermektedir.

Ayasofya’nın gerçek anahtarı demirden yapılmadı.

O anahtarın adı özgüvendi.

Kendine güvenen milletler tarihleriyle kavga etmez.

Kendine güvenen milletler üretir.

İnşa eder.

Korur.

Geliştirir.

Evet, Ayasofya’nın kapısı yeniden açıldı.

Şimdi bize düşen, o kapının işaret ettiği medeniyet ufkuna aynı kararlılıkla yürüyebilmektir.

Yazarın Yazıları