Bir toplumun gerçek hafızası, yalnızca kazananların değil; bedel ödeyenlerin hikâyelerinde saklıdır.
Şule Yüksel Şenler’in hayatını anlatan, TRT Tabii Platformunda yayınlanmakta olan “Şule: Senin Hikayen” dizisini izlerken dizi boyunca bunu düşündüm. Ve gördüm ki; bazı insanlar yalnızca yaşadıkları dönemi değil, kendilerinden sonra gelecek kuşakların kaderini de değiştirir. Şule Hanım da onlardan biriydi.
Bugün genç kuşakların çoğu bunu tam olarak hissedemeyebilir. Çünkü bugün kadınlarımızın tamamı istediği takdirde üniversiteye gidebiliyor, televizyona çıkabiliyor, iş dünyasında yönetici olabiliyor, fikirlerini özgürce ifade edebiliyor. Oysa Türkiye’nin çok da uzak olmayan bir döneminde, inancı ile kamusal hayatta var olmak isteyen kadınlar için hayat bu kadar doğal değildi. Üniversite sınavına hazırlandığım yıllarda dersanede dirsek dirseye eğitim gördüğüm başörtülü arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Onların kendi özgür iradeleri ile taktıkları başörtüleri ile üniversiteye girmeleri yasaktı. Çokça mücadele vermiştik, kol kola verip büyük zincirler oluşturup eğitim hakları için yürümüş, ses çıkarmıştık. Buna rağmen arkadaşlarımız üniversite sınavına bile başörtülülerini çıkarmadan alınmamıştı. O günleri yaşayan canlı bir tanık olarak Şule Yüksel Şenler’in hayatı hep ilgimi çekmişti. O kendi döneminde inandığı değerler için korkmadan konuşan bir kadındı.
Onu özel yapan ise yalnızca cesareti değildi.
Onu farklı yapan şey; mücadeleyi öfkeyle değil zarafetle yürütmesiydi.
Kalemi sertti ama dili kırıcı değildi.?İnancı güçlüydü ama insanları ötekileştirmiyordu.?Topluma kızmıyor, toplumu değil, insanın iç dünyasını dönüştürmeye çalışıyordu.
Belki de bu yüzden yalnızca bir yazar değil, bir dönemin vicdanı haline gelmişti.
Boşuna değildi üstad Necip Fazıl Kısakürek’in onun için söylediği o anlamlı söz:
“Ben Fazıl isem, o da Fazıla’dır.”
Çünkü Şule Yüksel Şenler yalnızca yazan biri değildi; yaşadığını yazan, bedel ödeyen ve hayatını kalemiyle tamamlayan bir mütefekkirdi.
“Huzur Sokağı” romanını okuyanlar bilecektir. Bu roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildi. Bu kitap, modernleşme ile manevi kimlik arasında sıkışmış bir toplumun iç muhasebesiydi. Bu yüzden milyonlarca insana ulaştı. Çünkü insanlar o satırlarda kendini gördü.
Dizide geçen bir cümle uzun süre zihnimde kaldı:?“Menzili Hak olan, sınanmadan vuslata eremez.”
Şule Hanım’ın bütün hayatını özetleyen cümle de bence tam olarak buydu.
Çünkü o; alkışlarla değil, baskılarla büyüdü.?Övgülerle değil, yasaklarla sınandı.?Ama ne gördüğü iftiralar, ne uğradığı haksızlıklar, ne de hapis günleri onun kalemini susturabildi.
Tam aksine…?Yaşadığı her baskı onu daha da derinleştirdi.?Daha güçlü bir kaleme, daha sabırlı bir duruşa dönüştürdü.
Dizide beni en çok etkileyen sahnelerden bir diğeri ise namazın ve secdenin anlatıldığı bölümdü.
Uzun zamandır secdenin anlamını bu kadar zarif ve derin anlatan bir sahne izlememiştim.
“Çünkü secde aslında başın ayaklar altına düşmesi değil; başın başsızlığa ermesidir.
İnsanın kendi nefsinden, kibirden, gösterişten sıyrılıp yalnızca Allah’ın huzurunda hakiki anlamda kul olabilmesidir.
Görünürde en aşağıda olduğun andır…
Ama hakikatte Allah’a en yakın, en yüksek olduğun yerdir.” Ne de güzel ifade edilmiş.
Bu yüzdendir ki; insan secdede küçülmez; tam aksine büyür.
Dünyanın yükünden, kalbin gürültüsünden ve insanın kendini büyütme çabasından uzaklaşır, arınır.
Şule Yüksel Şenler’in yıllar önce söylediği bir söz de aslında secdede kendini anlamlandırmaya çalışan kişinin bir toplumun kaderini de nasıl değiştirebileceğinin işareti. “Bir toplumun değişmesi için önce insanın kalbinin değişmesi gerekir.”
İşte Sayın Yüksel’in bütün mücadelesi bu cümlenin içindeydi.?İnsanın iç dünyasını değiştirmeye yönelikti çabası…
Bugün sosyal medyada herkesin birbirine bağırdığı, insanların fikirlerinden dolayı kolayca düşmanlaştırıldığı bir dönemde; Şule Hanım’ın üslubu ayrıca değerli geliyor. Çünkü o, insanları kırmadan da güçlü olunabileceğini gösterdi.
Sabırla direnmenin ne demek olduğunu öğretti.?Sessiz ama güçlü duruşun nasıl bir iz bırakabileceğini gösterdi.?İnandığı hakikati bağırmadan da savunabileceğini ispat etti.
TRT tabii’nin bu hikâyeyi diziye dönüştürmesini bu yüzden daha da önemli buluyorum. Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca bazı hayatlar anlatıldı, bazı hayatlar ise görmezden gelindi. Oysa toplumsal hafıza dediğimiz şey, sadece belli kesimlerin değil herkesin hikâyesini taşıyabilmelidir.
Ve izleyenler görecektir, bu dizi yalnızca bir dönemi anlatmıyor.?Bir kadının inancı, karakteri ve kalemiyle nasıl toplumsal iz bırakabileceğini anlatıyor.
Ve açık konuşmak gerekirse…?Bugün Türkiye’de birçok kadın kendi kimliğiyle daha özgür yaşayabiliyorsa, bunun arkasında Şule Yüksel Şenler ve onun gibi zarafetle derin iz bırakan öncü kadınlar vardır.
Diziyi izlerken en çok şunu düşündüm:?Bazı insanlar ölmüyor…?Çünkü fikirleri yaşamaya devam ediyor...
Şule Yüksel Şenler’in hikâyesini bilmeyenlere ya da daha derinden hissetmek isteyenlere tavsiyemdir: “Şule: Senin Hikayen”…









