Bu Anneler Günü’nü iki duygunun arasında geçirdim: Büyük bir şükür ve derin bir hüzün.
Evlatlarımızla, annelerimizle aynı sofraya oturabilmenin, aynı göğün altında huzurla nefes alabilmenin ne büyük nimet olduğunu bir kez daha idrak ettim. Fakat insan bazen kendi sevincinin içinde bile eksik kalıyor. Çünkü bir yerlerde annesini kaybeden çocuklar var. Evladını toprağa veren anneler var. Evlat sahibi olmak isteyip de olamayan kalpler var. Ve en ağır olanı; Gazze’de evlatlarının bedenini kucağında taşıyan, ama dünyaya sesini duyuramayan anneler var.
İşte o an şükür büyüyor; ama şükrün yanına öfke de ekleniyor. Çünkü insan, masum çocukların öldüğü bir dünyada yalnızca üzülerek kalamaz. Vicdan sahibi olmak, zulme isim koymayı da gerektirir.
Geçtiğimiz hafta rahmetli Alev Alatlı’nın İşkenceci romanını okurken, zihnimde dönüp duran soru buydu: Sahi kimdir işkenceci? Sadece elinde cop, silah, güç olan mı? Yoksa zulmü gördüğü hâlde susan, alışan, normalleştiren de bu karanlığın bir parçası mıdır?
Alatlı’nın işaret ettiği o ince çizgi bugün de karşımızda duruyor: Mazlum ile zalim her zaman sabit kimlikler değildir. İnsan, vicdanını kaybettiğinde, acı çekmiş olsa bile acı çektirene dönüşebilir. Merhametini yitirenin elindeki güç ise artık güvenlik değil, tahakküm üretir.
Tam da bu yüzden Gazze bize yalnızca insanlığın vicdan sınavını göstermiyor; aynı zamanda bağımsızlığın, caydırıcılığın ve teknolojik egemenliğin ne kadar hayati olduğunu da hatırlatıyor.
SAHA 2026’da verilen mesajları bu gözle okumak gerekir. Sayın Haluk Bayraktar’ın ifadesiyle SAHA, “bir fuardan öte teknolojiye hükmedecek zihinlerin buluşma noktası” olarak konumlandı; 120’den fazla ülkeden 263 uluslararası firmanın katıldığı büyük bir savunma, havacılık ve uzay sanayii buluşması oldu.
Sayın Selçuk Bayraktar’ın “teknokapitalist küresel tahakküm” vurgusu ise çağımızın yeni işgal biçimini tarif ediyordu: Artık tehdit yalnızca sınırlara yığılan ordularla gelmiyor; tedarik zincirlerimize, verilerimize, yazılımlarımıza ve cebimizdeki cihazlara kadar sızıyor.
Bu nedenle savunma sanayii sadece silah, füze, İHA, SİHA meselesi değildir. Bu mesele; çocuğunu kucağına alan bir annenin güvenle uyuyabilmesi meselesidir. Bir ülkenin kendi kararını kendi verebilmesi meselesidir. Mazlumun yanında dururken başkasının iznine ihtiyaç duymama meselesidir.
SAHA’da sergilenen yüksek teknoloji ürünleri, yeni kabiliyetler ve hatta kamuoyunda tartışılan 6 bin kilometre menzilli Yıldırımhan konsepti de bu büyük fotoğrafın içinde okunmalıdır. Burada esas mesele hamaset değil; Türkiye’nin artık savunma teknolojilerinde yalnızca kullanıcı değil, tasarlayan, üreten ve gelecek vizyonu koyan bir ülke hâline gelmesidir.
Unutmamalıyız ki; güç, ahlaktan koparsa zulme dönüşür. Ama güç, merhametle birleşirse mazlumun sığınağı olur.
Bugün Gazze’de annelerin gözyaşı bize şunu söylüyor: Dünyada yalnızca haklı olmak yetmiyor. Haklı olanın güçlü de olması gerekiyor. Kendi teknolojisini üretmeyen, kendi savunma kabiliyetini kurmayan, kendi verisine ve aklına sahip çıkmayan milletler; en haklı davalarında bile başkalarının merhametine mahkûm kalıyor.
Anneler Günü’nde ben en çok bunu düşündüm.
Bir annenin duası kadar temiz, bir çocuğun gülüşü kadar masum, bir milletin istiklali kadar vazgeçilmez bir hakikat var: Biz bu topraklarda evlatlarımızla huzur içinde yaşamak istiyorsak, savunma sanayiini bir sektör değil, bir beka meselesi olarak görmeliyiz.
Gazze’nin acısı bize vicdanı, SAHA’nın heyecanı bize iradeyi hatırlattı.
Ve belki de bugün bize düşen en büyük sorumluluk şudur:
Merhameti kaybetmeden güçlenmek.
Güçlendikçe adaletten sapmamak.
Ve hiçbir annenin evladını çaresizlik içinde toprağa vermediği bir dünya için çalışmak.









