Yeşim Mutlu Yazıları

Yeşim Mutlu
Yeşim Mutlu
Yazarın Profili
30.07.2026 20:11

Gözümde Şimşekler Çakıyor: The Odyssey

Haber Detay Image

Son bir haftadır gözümde şimşekler çakıyor. Tam da "Nasıl yani?" diyeceğiniz bir durum. Açıkçası böyle bir durumu hâlâ yaşadığıma inanmadığım gibi sürecin de bu kadar uzun olacağını hiç düşünmemiştim.

Doğum günüme bir kala yaşadığım bu durumu başka kişilerin yaşamaması en büyük temennim. Benimkisi tam anlamıyla "başa gelen çekilir" durumu... Geçtiğimiz perşembe The Odyssey izlemek için 19.30 seansına biletimi aldım. Film uzun; mısırım, içeceğim ve dev ekran derken sağ tarafımda telefon ışığı şeklinde beyaz ışıklar görmeye başladım. "Hay Allah, arkamda oturanlar telefona mı bakıyor? Bakıyorlarsa da seslensem de ışığı az kıssalar..." diye düşünürken, ne telefona bakan vardı ne de yüzüme ışık tutan. Bana bir haller oluyordu; peki ama bu neydi? Art arda şimşek gibi gördüğüm bu ışıklar da nereden çıkmıştı?

Bir anda başlayan ışıkla birlikte siyah noktalar ve karıncalar uçuşmaya başlayınca filmi yarıda bırakarak hastanenin yolunu tuttum. Araç kullanıyorum ama ışıklar içinde 3 km'den az olan yol gözüme 30 saat gibi geliyor. Çanakkale'deyim ve sinemaya en yakın yer Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi... Acil servisten girerek durumumu anlatıyorum, "Yeşil alanda bekleyin," deniyor. Kızımla birlikte acil koltuklarından birine geçiyoruz. Etrafta sayısız insan... Herkesin derdi ayrı. İnsan böyle durumlarda kendi durumuna dertlenmeyi bırakıp etrafın derdine ortak oluyor.

Sağ gözümde Zeus'un şimşekleri çakarken sol gözüm monitörden sıra numaramı takipte. Sıram gelince içeri giriyorum. Aile hekimi ilk muayeneyi yapıyor; durum onlarla ilgili değil, bu yüzden göz kliniğine gitmemi istiyorlar. Acil servisin içinden geçip hastanenin göz kliniğine adım atıyorum. Adının sonradan Miray olduğunu öğrendiğim doktor karşılıyor beni. Şikâyetlerimi dinledikten sonra sayamadığım kadar cihazda incelemelerim yapılıyor. İlk kez göz ultrasonu ile de tanışıyorum.

Dr. Miray Sevim Yılmaz, 1,5 saat boyunca gözümde çakan şimşeklere yönelik incelemeleri sonunda gözümde retina yırtığı şüphesi olduğunu ama şu an net bir izine rastlamadığını söylüyor. Görmemi engelleyen bir durum olduğunda, ışık şiddeti arttığında ya da kar yağıyor gibi görüntüler oluşursa hemen gelmemi; aksi halde birkaç gün içinde yeniden kontrole gitmem gerektiğini belirterek beni uğurluyor.

Sonrası, işte bu yazıyı yazma sebebi... Tam bir haftadır gözümde çakan şimşeklerle yaşıyorum. Pazar günü İstanbul'a dönüyorum. Pazartesi günü Prof. Dr. Murat Yolar ile yine uzun süren bir kontrol sonucunda gözümde neden şimşekler çaktığını öğreniyorum: Göz içindeki jel benzeri madde (vitreus) zamanla sıvılaşıp büzülünce dağınık kolajen lif kümeleri oluşmuş; bunlar retinaya çekme yapıp uyardıkça gözümde uçuşan cisimler, siyah noktalar ve ışık çakmaları beliriyormuş. Önümüzdeki pazartesi yeniden kontrolüm var. Acil bir durum olursa —görme kaybı veya ışıkların artması gibi— hiç beklemeden hastaneye gitmem gerektiği söylendi.

Hayat işte, bazen en büyük dersleri en beklenmedik anlarda veriyor. 55 yaşıma bir gün kala gözümde çakan bu şimşekler, bana sağlığın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlattı. "Pırıl pırıl parlayan ışıklarla giriyorum yeni yaşıma," diye şaka yapsam da göz sağlığı kesinlikle şakaya gelmeyecek kadar hassas bir mesele. Bu yüzden size çağrım şudur: Gözünüzdeki en ufak değişikliği bile ertelemeyin, vakit nakittir.

Aslında bu yazı Odyssey filmi üzerine olacaktı. Filmden çıkınca uzun uzun yazmayı planlıyordum. Ama hayat bazen bütün planlarınızı tek bir anda değiştirebiliyor. Yine de, sinemaya dair düşüncelerimi de paylaşmadan geçmek istemedim.

Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlaması üzerine şimdiden sayısız analiz ve yorum bulabilirsiniz. Filmin Homeros'un ebedî destanına ne kadar sadık kaldığı ya da kalmadığı küresel ölçekte tartışılmaya devam ediyor. Ancak bu tarz dev yapımların klasik edebiyata ve kadim mitolojiye yönelik ilgiyi yeniden canlandırması bile tek başına son derece sevindirici. İnsan ister istemez düşünüyor: Bu epik anlatı, efsanenin doğduğu topraklarda, doğrudan Troya'da çekilseydi nasıl bir ruh kazanırdı?

Mitolojik anlatıların ötesinde insanlık tarihinin en somut ve derin miraslarından birine ev sahipliği yapan Çanakkale; rüzgârı, coğrafyası, bağrında taşıdığı Troya Antik Kenti ve 1915'te dünyaya "Çanakkale geçilmez" diye haykıran o destansı direnişle sadece bir mekân değil, binlerce yıldır savrulan ama hiç teslim olmayan bir ruhun ta kendisidir. Troya'dan dünyaya uzanan bu topraklar, mitolojiden tarihe, destandan sinemaya her daim geçilmez olmanın sembolü olagelmiştir. Dünya sinemasının bir gün Troya'nın gerçek atmosferiyle —ve o toprakların taşıdığı tüm tarihsel derinlikle— buluşması, filme yalnızca görsel bir ihtişam değil; aynı zamanda hissedilen bambaşka bir ruh da katacaktır.
Dilerim gözümüzün ışığını da hayatımızın rengini de hiç kaybetmediğimiz günlerde buluşuruz.

Sağlıkla kalın.

Yazarın Yazıları