Geçtiğimiz cuma akşamı doğa, sanat ve gastronomi ekseninde şekillenen bir buluşmadaydım. Endüstriyel alanın estetikle buluştuğu bu ilham verici atmosferde, köklü bir bağ kültürünün ve ardındaki emeğin yaşayan ruhuna bizzat şahit oldum.
Türkiye, bağcılık ve üzüm üretimi açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden biri. Binlerce yıllık bağcılık geçmişine sahip bu topraklar, üzümün hem ekonomik hem de kültürel değer taşıdığı önemli bir coğrafya.
Peki, bu kadim bağcılığı sürdürülebilir kılmak için elini taşın altına koyan; bulunduğu bölgeyi sadece bir üretim merkezi değil, yaşam estetiğinin hissedildiği çok katmanlı bir destinasyon olarak konumlandıran Öktem Bağcılık vizyonunun arkasında nasıl bir felsefe var? Yerel değerleri geleceğe taşıyan bu eşsiz deneyimin detaylarını gelin Demir Öktem’den dinleyelim.
Türkiye, son yıllarda bağcılık kültüründe ciddi bir değişim yaşıyor. Sizce bugün Türkiye’de bağcılık, sadece tarımsal bir üretim faaliyeti olmanın ötesine geçip hak ettiği kültürel ve gastronomik değere ulaşabildi mi? Sektörün şu anki en büyük meydan okuması ve en büyük fırsatı nedir?
Türkiye, dünyanın en eski bağcılık coğrafyalarından biri olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca üzümü daha çok bir tarım ürünü olarak değerlendirdi. Oysa bağcılık; tarih, gastronomi, kültür ve insan hikâyeleriyle birlikte anlam kazanan çok katmanlı bir mirastır. Bugün bu algının değişmeye başladığını görmek sevindirici. İnsanlar artık yalnızca ürünün kendisine değil; nerede yetiştiğine, toprağın karakterine, üreticinin yaklaşımına ve hikâyesine ilgi duyuyor. Ancak hâlâ kat etmemiz gereken önemli bir yol var.
Bence sektörün en büyük meydan okuması, bu kültürü sürdürülebilir biçimde yeni nesillere aktarabilmek. En büyük fırsatı ise, Anadolu'nun benzersiz üzüm çeşitlerini ve bağcılık geleneğini dünyaya anlatabilecek güçlü bir hikâyeye sahip olmamız. Türkiye'nin bağcılıkta rekabet avantajı; taklit etmekte değil, kendi köklerine sahip çıkmakta yatıyor.
Edirne’nin ve Trakya’nın terroir (toprak, iklim, insan) özelliklerini sofraya ve deneyime taşırken nasıl bir vizyon rehberiniz oluyor?
Bizim için terroir ; yalnızca toprak yapısı ya da iklim koşulları değil, aynı zamanda o coğrafyada yaşayan insanların emeği, üretim kültürü ve hafızasıdır. Trakya'nın rüzgârı, mevsim geçişleri, verimli toprakları ve yüzyıllardır süregelen bağcılık geleneği; markamızın karakterini oluşturan temel unsurlar.
Ancak bizim için bu imzanın en güçlü temsilcilerinden biri Papazkarasıdır. Trakya'nın köklü üzüm çeşitlerinden biri olan Papazkarası'nı yaşatmak, geliştirmek ve çağdaş yorumlarla geleceğe taşımak; yalnızca üretim tercihimiz değil, aynı zamanda bölgeye karşı duyduğumuz sorumluluğun bir parçasıdır. Bizim için önemli olan, bu toprakların hikâyesini kendi üzüm çeşitlerinden aldığı güçle anlatabilmesidir.
Biz doğayı yönlendirmek yerine onu anlamaya çalışıyoruz. Üretimde olduğu kadar misafir deneyimlerinde de Trakya'nın ritmini hissettirmek istiyoruz. Bir insan buradan ayrıldığında sadece bir tat değil; Edirne'nin sakinliğini, zarafetini ve Papazkarası gibi bu coğrafyaya özgü değerlerin taşıdığı kültürel mirası da yanında götürsün istiyoruz.
Dünyada, özellikle Napa Valley ve Toskana’daki butik üreticilerde, bağ alanlarının birer "yaşam stili destinasyonu" haline geldiğini görüyoruz. 5 Haziran’daki buluşmanızda endüstriyel bir üretim alanını vintage piyano, mum ışıkları ve sanat eserleriyle dönüştürdünüz. Üretim alanını kültürel bir sahneye dönüştürme fikri nasıl doğdu?
Üretim alanları çoğu zaman sadece işlevsel mekânlar olarak görülüyor. Oysa bizim için üretimin kendisi de estetik bir süreç. İnsanların çelik tankları, bağları ve emeği yalnızca teknik detaylar üzerinden değil; duygusal bir deneyim üzerinden de tanımalarını istedik. Çünkü bağcılık sadece üretmek değil; paylaşmak, bir araya gelmek ve hafıza yaratmaktır. Mum ışıkları, sanat eserleri ve müzik aslında bu hikâyenin doğal parçalarıydı. Biz o akşam bir etkinlik düzenlemekten çok, Trakya'nın ruhunu farklı bir anlatım diliyle misafirlerimizle buluşturmak istedik.
Yurt dışındaki modern bağ turizmi kavramı, misafire bir "hikâye ve aidiyet" sunmayı hedefler. Trakya’yı gastronomi, sanat ve doğa ekseninde bir destinasyon haline getirirken, gelen bir misafirin buradan hangi duyguyla ayrılmasını arzuluyorsunuz?
Bizim en büyük arzumuz, misafirlerimizin buradan ayrılırken kendilerini iyi hissetmeleri ve Trakya ile kişisel bir bağ kurmaları. Bir bağın içinde geçirilen zaman insana yavaşlamayı hatırlatıyor. Günlük hayatın hızından uzaklaşıp doğanın ritmine uyum sağlamasına imkân tanıyor. İnsanlar buradan ayrılırken yalnızca güzel bir deneyim yaşamış olmasın; aynı zamanda bu toprakların hikâyesinin bir parçası olduklarını hissetsinler istiyoruz. Çünkü aidiyet, en güçlü hatıradır.
Yaklaşık 1200 dönümlük bir alanda, Papazkarası gibi yerel üzüm çeşitlerinin yaşatılmasına odaklanıyorsunuz. Küreselleşen dünyada yerel antik üzüm çeşitlerini korumak neden sadece ticari bir tercih değil, aynı zamanda bir "kültürel hafıza" borcudur?
Çünkü her yerel üzüm çeşidi, o coğrafyanın hafızasını taşır. Trakya'nın sunduğu zenginliği üretimlerimize yansıtmaya özen gösteriyoruz. Ancak Papazkarası'nın bizim için ayrı bir yeri var. Trakya'nın köklü üzüm çeşitlerinden biri olan Papazkarası; bu bölgenin iklimini, üretim geleneğini ve kuşaklar boyunca aktarılan bilgisini içinde barındıran önemli bir kültürel mirastır.
Küreselleşen dünyada birbirine benzeyen ürünler üretmek kolay olabilir. Ancak bizi farklı ve değerli kılan, kendi köklerimizdir. Yerel çeşitleri korumak, geçmişe duyulan saygının yanı sıra gelecek nesillere bırakılan bir emanettir. Biz bunu bir ticari stratejiden öte, kültürel bir sorumluluk olarak görüyoruz. Çünkü bir bölgenin özgün karakterini yaşatmanın yolu, o toprağın hikâyesini taşıyan değerleri korumaktan geçiyor.
2003 yılından bu yana Trakya’da toprağa emek veriyorsunuz. Mikro parsel yaklaşımınızla toprağa duyduğunuz saygıyı dile getiriyorsunuz. Gelecek nesillere devretmek istediğiniz en büyük kurumsal miras nedir? Toprak size bu yolculukta insanı ve zamanı yavaşlatmaya dair ne öğretti?
Toprak, sabrı öğretiyor. Bugünün dünyasında her şey çok hızlı ilerliyor. Ancak bağcılık size bazı şeylerin kendi zamanında olgunlaşması gerektiğini hatırlatıyor. Doğaya hükmedemeyeceğinizi, ancak onunla uyum içinde çalışabileceğinizi öğretiyor.
Bizim bırakmak istediğimiz miras; sadece bağlar ya da üretim tesisleri değil. Toprağa saygı duyan, yerel değerlere sahip çıkan ve üretimin arkasındaki insan hikâyesini önemseyen bir anlayış. Gelecek nesillerin, bu topraklara baktığında "Burada sadece üretim yapılmamış; değer üretilmiş” diyebilmesini isterim.
Son olarak; geleceğe uzanan bu yolculukta, Trakya’da kurmayı hayal ettiğiniz o nihai yaşam kültürünü sizden dinleyebilir miyiz?
Bizim hayalimiz; Trakya'nın bağ kültürünü yalnızca üretimle değil, deneyimle de yaşatan bir yapı oluşturmak. İnsanların bağların arasında bir sofrada buluştuğu, sanatla, gastronomiyle ve doğayla yeniden bağ kurduğu bir yaşam kültürü inşa etmek istiyoruz. Çünkü inanıyoruz ki; en güzel hikâyeler, toprağa emek veren insanların etrafında kurulan sofralarda anlatılır.
Demir Öktem ile yaptığımız söyleşiden geriye kalan en güçlü izlenim, bağcılığın burada yalnızca üretimle sınırlı olmadığıydı. Trakya'nın doğal yapısı, yerel üzüm çeşitleri ve yılların birikimiyle şekillenen bu anlayış, bölgenin bağcılık potansiyeline farklı bir perspektiften bakmayı sağlıyor. Bu yaklaşım, bağcılığa emek vermiş tüm üreticilere yerel değerleri koruyarak geleceğe taşımanın mümkün olduğunu hatırlatıyor.









