Aslında bu röportajın çıkış noktası, Teyfik Tuzcu ile elektrikli araçlar üzerine yaptığımız kısa bir sohbetti. Türkiye’de elektrikli araçlar henüz bugünkü görünürlüğüne ulaşmamışken, Teyfik Bey’in Tesla’nın ilk resmi Supercharger lokasyonunu hayata geçirmiş olması konuşmayı doğal olarak daha ilgi çekici bir noktaya taşıdı.
Konuşma ilerledikçe mesele yalnızca teknolojiyle sınırlı kalmadı; ticaretten liderliğe, değişen dünya düzeninden gelecek öngörülerine uzanan daha geniş bir çerçeveye yayıldı.
Edirne’de başlayan iş yolculuğu bugün farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerle devam ediyor. Ancak bu yolculukta öne çıkan yalnızca büyüme rakamları değil. Tuzcu, iş dünyasında güvenin ve itibarın en az finansal başarı kadar önemli olduğuna inanıyor. Babasından devraldığı değerleri korumaya çalışırken, ekonomik ve teknolojik dönüşümün iş dünyasına etkilerini de yakından takip ediyor.
Elektrikli araçlardan sürdürülebilirliğe, aile şirketlerinden liderlik anlayışına uzanan bu söyleşide; değişen dünyanın sunduğu fırsatları ve iş yapma kültüründeki dönüşümü, turizm, akaryakıt, gayrimenkul ve enerji alanlarında faaliyet gösteren grup şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanı Teyfik Tuzcu ile konuştuk.
Teyfik Bey, Türkiye henüz elektrikli araç ekosistemini ve dönüşümünü bu kadar yüksek sesle konuşmuyor ya da bu denli kanıksamıyorken, siz Tesla sistem kayıtlarında "001" numarasıyla yer alan ilk resmi Supercharger lokasyonunu hayata geçirdiniz. Balkanlar ile Türkiye arasındaki kritik lojistik koridorda bu vizyonu konumlandırmak bir tesadüf müydü, yoksa küresel dönüşümü erkenden okuyan bir coğrafi strateji mi?
Açıkçası bunu hiçbir zaman sadece bir şarj istasyonu yatırımı olarak görmedim. Edirne, Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı. Özellikle Balkanlar ile Türkiye arasındaki yoğun insan ve araç trafiğini düşündüğünüzde, geleceğin mobilite alışkanlıklarının bu koridordan da geçeceğini öngörmek zor değildi.
Elektrikli araç dönüşümünün hızlanacağını biliyorduk. Buradaki mesele, bu dönüşüm başladıktan sonra dahil olmak değil; ihtiyaç ortaya çıkmadan önce doğru altyapıyı kurabilmekti. "001" numarası elbette gurur verici bir detay ama benim için asıl anlamı, doğru zamanda doğru yerde olabilmekti.
Biz yatırımlarımızda yalnızca bugünün ihtiyaçlarına değil, beş-on yıl sonrasının yaşam biçimlerine de odaklanıyoruz. Bu karar da o bakış açısının bir sonucuydu.
Birçok girişimci trendleri zirveye ulaştığında yakalamayı seçer; siz ise henüz olgunlaşmamış bir pazarda, tabiri caizse oyunun kuralları yazılırken risk aldınız. Bu denli öncü kararları verirken, sezgi ve veri arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? "İlk" olmanın getirdiği o tatlı heyecanla, belirsizliğin getirdiği risk nasıl yönetilir?
Girişimcilikte sezgi çok kıymetlidir ama tek başına yeterli değildir. Ben karar alma süreçlerinde mutlaka veriye, saha gözlemine ve uzun vadeli projeksiyonlara bakarım. Ancak bazı dönemlerde elinizde tüm veriler olmaz. İşte o noktada deneyim devreye giriyor.
"İlk" olmanın heyecan verici bir tarafı var ama aynı zamanda ciddi sorumluluk da getiriyor. Biz hiçbir zaman kontrol edemeyeceğimiz riskleri almamaya çalışıyoruz. Olası senaryoları hesaplıyor, en kötü ihtimalleri değerlendiriyor ve buna göre hareket ediyoruz.
Belirsizlik her zaman vardır. Önemli olan, belirsizliği yönetilebilir hale getirebilmektir.
Eğitim hayatınızda İTÜ ve New York Eyalet Üniversitesi gibi küresel ekonomik altyapılara odaklandınız; hemen ardından ise Hatay’da sınır karakol komutanı olarak sahadaki en mutlak liderlik deneyimini yaşadınız. Küresel teorilerle, sınır hattındaki o katı ve anlık karar alma mekanizmaları birleştiğinde, bugün karşımızda nasıl bir yönetim karakteri var?
Farklı deneyimlerin insanı çok beslediğine inanıyorum.
Eğitim hayatım bana analitik düşünmeyi, ekonomik sistemleri ve küresel bakış açısını kazandırdı. Askerlik dönemim ise karar almanın yalnızca teoriyle ilerlemediğini öğretti. Saha şartları içerisinde hızlı düşünmek, sorumluluk almak ve insan yönetmek çok farklı bir deneyim.
Bugün yöneticilik anlayışımın temelinde bu iki tarafın birleşimi var. Bir yandan veriyi ve planlamayı önemsiyorum; diğer yandan sahadaki gerçekliği göz ardı etmiyorum.
Liderlik, her zaman en çok konuşan kişi olmak değildir. Bazen dinlemek, bazen yön göstermek, bazen de zor kararları zamanında alabilmektir.
Sizi iş dünyasında tanımlayan en dikkat çekici özelliklerden biri de rasyonelliğiniz. İnandığınız bir fikrin sonuna kadar giden ama beklenen çıktıyı vermediğinde o projeden duygusal bir bağ kurmadan vazgeçebilen bir pratikliğe sahipsiniz. Bir girişimcinin "vazgeçebilme cesareti" göstermesi neden bu kadar zordur ve siz projelerle aranıza bu rasyonel mesafeyi nasıl koyuyorsunuz?
Bir işe emek verdiğinizde, zamanınızı ve enerjinizi harcadığınızda duygusal bağ kurmanız çok doğal. Ancak iş hayatında bazen en doğru karar devam etmek değil, durabilmektir.
Ben projelere tutkuyla yaklaşırım ama sonuçları objektif değerlendirmeye çalışırım. Eğer bir yatırım beklenen değeri üretmiyorsa, şartlar değişmişse veya kaynakları daha verimli kullanabileceğimiz başka alanlar varsa bunu kabul etmek gerekir.
Vazgeçmek her zaman başarısızlık anlamına gelmez. Bazen kaynakları daha doğru bir alana yönlendirebilme cesaretidir.
İş hayatınızda otomotiv, inşaat, turizm, akaryakıt ve enerji gibi birbirinden çok farklı dinamiklere sahip sektörlerde yaklaşık 100 bin metrekarelik devasa projelerin operasyonel yükünü sırtladınız. Sektörler değiştikçe, masanızdaki krizler de başkalaşıyor. Bu kadar farklı kulvarlarda koştururken odak noktanızı kaybetmemenin formülü nedir?
Sektörler farklı olsa da değişmeyen bazı temel prensipler vardır: doğru ekip, güçlü süreçler ve sürdürülebilir bakış açısı.
Ben her işi en ince detayına kadar tek başıma yönetmeye çalışmıyorum. Güvendiğim ekiplerle çalışıyor, yetki devrediyor ve düzenli takip mekanizmaları kuruyorum.
Odak noktamız her zaman aynı: uzun vadeli değer üretmek.
Turizmde misafir memnuniyeti, enerjide sürdürülebilirlik, akaryakıtta güven, inşaatta kalite. Hepsinin merkezinde insana dokunan bir hizmet anlayışı bulunuyor.
En Büyük Sermaye: İtibar ve Gelecek
Babanız ve Onursal Başkanınız Ayhan Tuzcu’dan yönetimi devralırken, iş hacimlerinden ziyade çok daha güçlü bir kavramı devraldığınızı belirtiyorsunuz: “İtibar" . Günümüz dünyasında finansal sermaye bir şekilde bulunabiliyor ya da kurgulanabiliyor ama "itibar sermayesi" nesiller boyu inşa ediliyor. Sizin için bu miras neyi ifade ediyor ve bu değeri korumak kararlarınızı nasıl filtreliyor?
Benim için itibar, bir şirketin bilançosundan çok daha değerlidir.
Büyüklüğünüzü metrekarelerle, cirolarla veya yatırımlarla ifade edebilirsiniz. Ancak insanların size duyduğu güveni satın alamazsınız. O, yıllar içerisinde tutarlılıkla inşa edilir.
Babamdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri, verilen sözün arkasında durmaktı. İş yapış şeklimizde bu anlayış hâlâ temel ilkelerimizden biridir.
Karar alırken kendime sık sık şu soruyu sorarım: "Bu karar, yıllar içinde inşa ettiğimiz güvene zarar verir mi?" Eğer cevabı evetse, ne kadar cazip görünürse görünsün o kararı tekrar değerlendiririz.
İki kız çocuğu babası olarak, bugünün hızla dönüşen dünyasında onlara sadece fiziksel bir iş veya başarı hikayesi değil, kendi hayallerini inşa edebilecekleri özgür bir gelecek bırakmak istediğinizi biliyoruz. Sürdürülebilirlik odağında attığınız tüm bu adımlar, aslında kızlarınıza bırakmak istediğiniz o dünyanın bir yansıması mı?
Kesinlikle öyle.
Bir baba olarak çocuklarıma bırakmak istediğim en önemli şey, kendi yollarını özgürce çizebilecekleri bir gelecek. Bunun için sadece ekonomik değer üretmek yetmiyor; yaşanabilir şehirler, güçlü topluluklar ve sürdürülebilir sistemler inşa etmek gerekiyor.
Bugün enerji alanındaki yatırımlarımızda, çevresel etkileri gözeten yaklaşımlarımızda veya geleceğin mobilitesine yönelik attığımız adımlarda bu düşüncenin payı büyük.
Çocuklarımızın bizden daha iyi şartlarda yaşayabildiği bir dünya bırakabiliyorsak, yaptığımız işlerin gerçek anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Teşekkür ederim.
Teyfik Tuzcu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiden geriye; teknolojinin ötesine geçen bir iş yapma anlayışı, güçlü bir itibar mirası ve geleceğe dair sorumluluk hissi kalıyor. Özellikle bir babanın, yalnızca bugünü değil yarını da düşünerek kurduğu denge, sohbetin en sessiz ama en belirleyici katmanı oluyor.
Bazen geleceğe dair en güçlü ipuçları, rakamların arasında değil, onları yorumlayan insanların bakışında saklıdır.









