Yeşim Mutlu Yazıları

Yeşim Mutlu
Yeşim Mutlu
Yazarın Profili
29.08.2026 20:03

“Yapamazsın” dediler, o başardı: Geyikli’nin ilk kadın manavı Şerife Özbey’in girişimcilik hikâyesi

Haber Detay Image

Kuzey Ege'nin o güzelim toprağı Geyikli'de, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte zeytinlikler uyanır. Kimi gün traktörün sesi, kimi gün köy ekmeği dumanı, kimi gün de kadınların el ele yoğurduğu tarhana kokusuyla… İşte tam da bu topraklarda, geçtiğimiz yıl açılan manavın bir kadın girişimci tarafından hayata geçirildiğini duyunca hikayesinin peşine düşmekten alıkoyamadım kendimi. İşin aslına bakarsanız da her şey geçen yaz İstanbul'a dönerken manavdan domates ve çıtır kabak reçeli aldığımda üzerindeki etiketi okurken başladı. Manavın ismi kadar üreticisi dikkatimi çekmişti. Sonradan öğrendim ki meğer sevgili Şerife, bizim en sadık dostlarımız horozlar, keçiler, koyunlar, kazlar, tavuklar gibi köyümüzde yaşıyormuş; evlerimiz çok yakın olmasa da aynı köydeymişiz.

Şerife Özbey… Geyikli'nin ilk kadın manavı, toprağın dilinden anlayan bir anne, kendi bahçesinden sofralara uzanan şeffaf bir üretim çizgisinin sahibi. Eşi Suat'la birlikte attıkları ilk adımdan bugüne, Özbey 17 markasıyla Türkiye'nin dört bir yanına ulaşan bu aile işletmesinin hikâyesi, sadece bir girişimcilik öyküsü değil; aynı zamanda toprağa saygının, kadın emeğinin ve nesilden nesile aktarılan bir mirasın da tanığı.

Beraber geçirdiğimiz süreç boyunca neler yaşamadık ki… Lezzetle yediğimiz reçelin tarladan sofraya kadar tüm aşamalarına tanık olduğum gibi belki de sizin de bir gün evinizde tadacağınız reçelin domatesleri soydum, kim bilir. Eşi Suat ile tanışma hikayelerinden, kızları Deniz ve Ada'nın isimlerini nasıl koyduklarına kadar çok özel anılarını paylaştılar; benimle. Güneşin batıp ayın doğduğu Kumburun Burnu tüm sohbetimizin tanığı. Ada'nın eve dönerken o engebeli, çok zor yolda traktörün kasasında uyuyakalması içimi ısıtan en tatlı anlardan. Bahçede domates reçeli hazırlarken, kumsalda, manavda aile fotoğraflarını çekerken "düğünümüzde bile böyle kareler çekilmedi" deyişleri… Sizlere bu güzel aileyi, toprağa ve atalarından gelen bağlılıklarını bir nebze aktarabilirsem ne mutlu…

Gelin, Şerife Özbey'in kendi sesinden dinleyelim.

Şerife Özbey'i kendi cümlelerinizle tanıyarak başlayalım. Geyikli'de ilk manavı açan kadın olarak ticaret hayatına adım attığınız o ilk günleri düşündüğünüzde, sizi bu cesur adımı atmaya yönlendiren neydi? Bir kadın olarak dükkân açma kararınıza çevrenizden, eşinizden ve ailenizden nasıl tepkiler ve destekler aldınız?

Ben en başta toprağa, üretime ve Geyikli'ye sevdalı bir kadın, bir anne ve toprağın dilinden anlayan bir üreticiyim. Hikâyemiz aslında tarlalarımızda, bahçelerimizde binbir emekle yetiştirdiğimiz sebze ve meyveleri Geyikli'de açtığımız küçük bir sergide satarak başladı. Bir gün sergimizin hemen karşısında yeni tamamlanan binadaki geniş dükkânı gördüğümde içimden güçlü bir hisle "Bu dükkânı biz tutmalıyız (kiralamalıyız), kendi emeğimizi kendi çatımız altında insanlarla buluşturmalıyız" dedim.

O dönemde Geyikli'de alışılagelmiş bir kadın esnaf örneği yoktu. Bu yüzden kararımı duyan pek çok kişi büyük bir şaşkınlık yaşadı; "Yapamazsın, bir kadın olarak bu işi yürütemezsin, batarsınız" diyerek beni vazgeçirmeye çalışanlar oldu. Fakat tam o kırılma anında eşim Suat bana öyle bir güç verdi ki, "Zarar da etsek arkandayım, sen bu işi başarırsın" diyerek elimden tuttu. Eşimin ve ailemin bu sarsılmaz inancıyla dükkânımızı açtık; hem Geyikli'nin ilk kadın manavı olarak bir ilke imza attık hem de toprağımızdan çıkan bereketi doğrudan perakende olarak hemşehrilerimizle buluşturmaya başladık.

Geyikli'deki ilk manavdan bugün kendi bahçelerinizde üretim yaptığınız, kendi tesisinizde işlediğiniz ve e-ticaret aracılığıyla Türkiye'nin dört bir yanına ulaştırdığınız Özbey 17'ye uzanan bir yolculuk var. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti? Eşiniz ve çocuklarınız bu yolculuğun hangi aşamalarında yanınızda oldu? Bir aile işletmesini büyütmenin sizin açınızdan en keyifli ve en zor tarafları nelerdi?

Tarımda genel eğilim, binbir emekle yetiştirilen mahsulü tarladan toptan satıp çekilmektir; çünkü bu üretici için daha zahmetsiz görünür. Biz ise en başından beri zoru seçtik. Kendi tarlamızın, bahçemizin bereketini aracıları ortadan kaldırarak doğrudan tüketiciyle buluşturma kararlılığı gösterdik. Dükkânımızdaki ürünlerin neredeyse tamamı kendi üretimimizdir; evimizde çocuklarımızın sofrasına ne koyuyorsak, tezgâhımıza da aynı samimiyeti ve doğallığı koyduk. Zamanla yerelde kazandığımız bu güveni daha ileriye taşımak istedik. Markalaşma, ambalaj, etiket tasarımı ve e-ticaret altyapımızı profesyonel adımlarla tamamlayarak Özbey 17 çatısı altında Geyikli'nin lezzetlerini tüm Türkiye'ye ulaştırmaya başladık.

Bu dönüşümün her adımında ailemin teri ve imzası var. Eşim Suat tarlada, traktörün başında, ürünlerin taşınmasından ambalajlanmasına ve hesap kitap işlerine kadar her aşamada en büyük dayanağım. Dükkânın hareketli olduğu yoğun günlerde ise hem eşim hem de çocuklarımız tezgâhın arkasına geçip müşterilerimizle birebir ilgilenir, paketlemeye yardım eder. Bir aile işletmesini büyütmenin en zor tarafı; işin mesaisinin hiç bitmemesi, tarlanın ve dükkânın telaşının bazen evin içine kadar taşınmasıdır. En keyifli ve paha biçilemez tarafı ise, günün sonunda hep birlikte aynı sofranın etrafında toplanıp o tatlı yorgunluğu unutmak, verilen emeği ve aşılan zorlukları ailece paylaşmanın gururunu yaşamaktır.

Kendinizi anlatırken kullandığınız çok güçlü bir cümle var: "Geyikli'deki dükkânımızda veya web sitemizde bulacağınız her ürün, ailemizin kendi sofrasında tükettiği kalitededir." Bu anlayış sizin için ticaretin ötesinde ne ifade ediyor? Ailenizin sofrasına gönül rahatlığıyla koymayacağınız bir ürünü müşterilerinize sunmama yaklaşımınız, tüketiciyle kurduğunuz güven ilişkisinde nasıl bir rol oynuyor?

Bu anlayış bizim için kesinlikle ticari bir slogandan ibaret değil; vicdani bir duruş ve en temel hayat prensibimizdir. Biz dükkânımıza adım atan veya web sitemizden sipariş veren her müşterimizi, evimize gelmiş ve soframıza oturmuş kıymetli bir misafirimiz olarak görüyoruz. Bir anne olarak kendi evlatlarıma yedirmediğim, içeriğine güvenmediğim hiçbir şeyi başkasının sofrasına sunmayı vicdanım kabul etmez. Geyikli'deki tarlalarımızda başta zeytin, domates, biber, mısır, buğday, kavun ve karpuz olmak üzere bölgemizin en lezzetli mahsullerini yetiştiriyoruz. Coğrafi işaretli Çanakkale Domatesi ve Geyikli Zeytinyağı başta olmak üzere; odun ateşinde kaynattığımız ev salçamız, ata tohumu karakılçık unundan yaptığımız eriştemiz ve tarhanamız tamamen katkısız, koruyucusuz ve geleneksel yöntemlerle üretiliyor.

Tüketicilerimizle aramızdaki o sarsılmaz güven bağı da işte tam bu noktada kuruluyor. Müşterilerimizden "Çocuklarımıza gözümüz kapalı, güvenle yediriyoruz" ya da "Tıpkı annemin yaptığı gibi, çocukluğumuzun tadı var" cümlelerini duymak bizim için kazancın çok ötesinde bir mutluluk. İnsanlar arkasında gerçek bir annenin özeni, samimiyeti ve emeği olduğunu bildikleri için bize güveniyor; biz de bu güveni sofralarımızın başköşesinde korumaya devam ediyoruz.

"Bizim üretim sürecimizde aracı yok, fabrikasyon yöntemler yok. Kendi bahçemizden, kendi tesisimize ve oradan doğrudan sizin kapınıza uzanan şeffaf bir süreç var" diyorsunuz. Üretimin mümkün olduğunca her aşamasını kendi bünyenizde gerçekleştirmek neden sizin için önemli? Tüketicinin satın aldığı ürünün kaynağını, üretim sürecini ve arkasındaki emeği bilmesi sizce neden değerli?

Üretimin her aşamasında bizzat bulunmak, işin kalitesine ve doğallığına kefil olabilmemizin tek yoludur. Toprağa tohumun düştüğü ilk günden, kavanozun kapağını kapatıp etiketini yapıştırdığımız ana kadar her anın içinde ailecek ve kadın emeğimizle varız. Bizim üretimimizde endüstriyel prosesler, boyalar, kıvam artırıcılar veya raf ömrünü uzatan kimyasallar kesinlikle yer bulamaz; her şey tıpkı ev mutfağında, annelerimizin yaptığı sadelikte hazırlanır. Örneğin salçamızda sadece tarlamızdan topladığımız güneşte olgunlaşmış Çanakkale domatesleri, odun ateşi ve kaya tuzu vardır. Zeytinyağımızda ise kendi ağaçlarımızdan hasat ettiğimiz zeytinleri hiç bekletmeden sıkar, en saf haliyle şişeleriz.

Bu süreçte en büyük gücümüz kadın emeği ve kadim imece kültürümüzdür. Kendi ailemizdeki kadınların yanı sıra Geyikli'den ve Çamoba köyümüzden komşularımızla, kadın emekçilerimizle omuz omuza veriyor; eriştemizi birlikte kesiyor, tarhanamızı birlikte yoğuruyoruz. Günümüzde özellikle şehir hayatında yaşayan insanlar, market raflarındaki katkılı ve kaynağı belirsiz gıdalardan haklı olarak çok yoruldu. Tüketicinin yediği ürünün hangi tarladan çıktığını, arkasındaki emeği ve kimin elinden geçtiğini bilmesi; o kavanoza sadece bir ürün değil, özel bir kıymet ve güven yüklemesini sağlıyor. Masalarına gelen her üründe o samimiyeti, toprağın kokusunu ve ev yapımı sıcaklığı hissettirmek bizim en büyük önceliğimizdir.

Logonuzda zeytinin doğadaki önemli dostlarından biri olan karatavuk yer alıyor. Zeytin çekirdeklerinin yayılmasına ve doğanın döngüsünün devam etmesine katkı sağlayan bu kuş, sizin üretim anlayışınızı nasıl temsil ediyor? Üretirken doğanın kendi döngüsünden neler öğreniyorsunuz?

Karatavuk kuşunun özellikle zeytin tanelerini başka yerlere taşıdığı ve toprakla buluşan çekirdeklerden yeniden zeytin ağaçlarının filizlendiği biliniyor. Eskiler bu kuşu çok önemsemiş ve zeytin kuşu olarak kabul etmişler.

Özbey ailesi olarak Çanakkale Geyikli'deki bahçelerimizden çıkan her üründe emeğimizi ve sevgimizi harmanlıyoruz. Logomuzda gördüğünüz karatavuk, sadece güzel öten bir kuş değil; Geyikli'nin bereketli topraklarının, zeytinliklerimizin ve tabiatın kendi içindeki muazzam dengenin bir sembolüdür.

Karatavukları tarlalarımızda ve zeytinliklerimizde gördüğümüzde, toprağın ve doğanın sağlıklı olduğuna dair bir huzur duyuyoruz. Onların varlığı bize üretimin yalnızca insan emeğinden ibaret olmadığını, doğadaki tüm canlıların bu döngünün bir parçası olduğunu hatırlatıyor.

Logomuzda bu kuşu seçmemizin sebebi, onun hayatın içindeki sade ve doğal duruşudur. Bizim üretim felsefemiz de tıpkı bu kuşun tabiat içindeki varlığı gibidir: Müdahalesiz, samimi ve doğal. Karatavuk; bahçelerimizin neşesi, mahsulümüzün ortağı ve kırsal hayatın en doğal parçasıdır. Geleneksel yöntemlerle hazırladığımız ürünleri sofralara ulaştırırken, doğanın bu döngüsüne duyduğumuz saygıyı karatavuk sembolüyle ifade etmek istedik.

Geyikli toprağı ve bu coğrafyanın size kattığı değer nedir? Bölgede üretim yapan bir kadın girişimci olarak Geyikli'nin ve yerel üreticilerin bugün hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz?

Geyikli toprağı bizim için sadece bir geçim kaynağı değil; derin bir bağlılık, bereket ve doğayla iç içe sürdürdüğümüz bir yaşam biçimidir. Bir kadın girişimci olarak inandığım en temel gerçek: Emek ve Bereket. Kendi tarlamızın ata tohumu karakılçık buğdayından, kendi koyunlarımızın sütünden mayaladığımız yoğurtla yoğurduğumuz tarhanamızda olduğu gibi; her şeyi bu coğrafyanın ve tabiatın bize sunduğu saflıkla harmanlıyoruz. Annelerimizden, büyüklerimizden gördüğümüz geleneksel yöntemleri yaşatıyoruz.

Yerel üreticilerin hak ettiği değeri görüp görmediği konusuna gelince, aslında madalyonun iki yüzü var. Bir yandan tüketicilerin bilinçlenmesiyle yerel, temiz ve doğal gıdaya olan ilginin her geçen gün arttığını görmek bizleri son derece umutlandırıyor. İnsanlar artık gerçek üreticinin emeğini takdir ediyor. Ancak diğer yandan el emeğiyle, ata tohumuyla ve geleneksel usullerle üretmenin getirdiği yüksek maliyetler ve düşük rekolte, endüstriyel fabrikasyon ürünlerle rekabet etmeyi çok zorlaştırıyor. Tarlada verilen o ağır emeğin karşılığı ekonomik olarak her zaman tam anlamıyla karşılık bulamayabiliyor. Tüm bu zorluklara rağmen biz, Geyikli'nin bereketine olan inancımızla üretmeye, toprağımızı korumaya ve en saf haliyle sofralarla buluşturmaya devam ediyoruz.

Bugün kadın girişimciliği ve devlet destekleri daha fazla konuşuluyor. Ancak siz yolculuğunuzun ilk yıllarında KOSGEB gibi girişimci desteklerinden haberdar olmadan, kendi imkânlarınızla ilerlediniz. O dönemde bu desteklerden haberdar olsaydınız yolculuğunuzun hangi noktası farklı olabilirdi? Bugün kadın girişimcilerin sizce yalnızca finansal desteğe değil, doğru bilgiye, yönlendirmeye ve cesaretlendirmeye de ihtiyacı var mı?

Biz yolun başında tamamen kendi öz kaynaklarımızla ve tarladaki alın terimizle yola çıktık. Çünkü tarım hayatı masa başında planlandığı gibi işlemiyor; kışın ayazında, yazın kavurucu sıcağında mahsulü kaldırmak ve toprağın hızına yetişmek zorundasınız. Eğer o yıllarda bu tür devlet desteklerinden, hibe programlarından ve eğitimlerden haberdar olsaydık, belki de tesisleşme, markalaşma ve e-ticaretle dijitalleşme adımlarımızı çok daha erken bir dönemde hayata geçirebilirdik.

Bugün geriye dönüp baktığımda çok net görüyorum ki, kırsalda üretim yapan bir kadın için yalnızca maddi hibe veya finansal kaynak sağlamak kesinlikle yeterli değil. Bürokratik süreçleri yönetmek, proje hazırlamak, markalaşmak ve dijital dünyada var olabilmek konularında kadınların çok ciddi bir rehberliğe ve doğru yönlendirmeye ihtiyacı var. Ben bu süreçteki cesareti, inancı ve moral desteğini en başta eşimden ve ailemden aldım; bu benim en büyük şansımdı. Ancak arkasında böyle bir aile desteği bulamayan sayısız yetenekli ve çalışkan kadın var. Onların elinden tutacak bir mentörlük, "sen yaparsın" diyen bir kurumsal cesaretlendirme ve yol göstericilik, kadın girişimciliğinin kaderini değiştirecek kadar hayatidir.

Karakılçık buğdayı gibi ata tohumlarına sahip çıkıyor, geleneksel üretim kültürünü yaşatıyorsunuz. Geçmişten aldığınız bu mirası geleceğe aktarırken nasıl bir toprak, üretim ve beslenme anlayışı bırakmak istiyorsunuz? Çocuklarınızın bu kültürün içinde büyümesi ve ileride bu üretim anlayışını sürdürmesi sizin için ne ifade ediyor?

Ata tohumu karakılçık buğdayını eşimin ailesi yıllardır ekip biçiyor. Bilinen modern tür tohumlara göre verimi daha düşük olsa da genetiği değiştirilmemiş, besin değeri yüksek ve atalarımızın yüzyıllardır tükettiği saf bir gıda olduğuna inanıyoruz. Buğdayımızdan yaptığımız erişte ve tarhanayı kendi çocuklarımızın sofrasına gönül rahatlığıyla koyuyoruz; uygun şekilde hazırlandığında bebeklere bile güvenle yedirilebilecek kadar doğal ve değerli bir ürün olarak görüyoruz.

Karakılçık buğdayını yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, geçmişten bize kalan ve geleceğe aktarmamız gereken milli bir değer olarak değerlendiriyoruz. Verimi düşük diye bu tohumdan vazgeçmek, atalarımızdan kalan önemli bir mirası kaybetmek anlamına gelir. Bu nedenle toprağa saygılı, doğal üretimi önemseyen ve ne yediğini bilen nesiller yetişmesini istiyoruz.

Çocuklarımızın bu kültürün içinde büyümesi bizim için hem aile işletmemizi ve üretim anlayışımızı geleceğe taşımak hem de onlara toprağın, emeğin ve geleneksel üretimin değerini öğretmek demek. Onların tarlayı, tohumu ve üretimin her aşamasını tanıyarak büyümeleri; ileride ister bu işi sürdürsünler ister kendi hayatlarında farklı bir yol seçsinler, toprağa ve emeğe saygılı bireyler olmaları bizim için en büyük miras.

Bir yanda tarlalar, üretim tesisi, dükkân ve e-ticaret; diğer yanda eş, anne ve kadın olarak aile hayatı... Şerife Özbey bu iki dünyayı yıllar içinde nasıl dengeledi? Bugün çocuklarınıza baktığınızda, annelerinin bu girişimcilik yolculuğundan onların hayatına kalan en önemli şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Ben her şeyden önce bir anne ve bir eşim; hayatımı da hep bu önceliklerle kurmaya çalıştım. Ancak tarımda ve üretimde doğanın kendine ait bir takvimi vardır ve ertelenemez. Dalında olgunlaşmış Çanakkale domatesi beklemez, hemen toplanıp odun ateşinde salça olmalıdır; yoğrulan tarhana zamanında serilmeli, zeytinin bakımı ve hasadı günü gününe yapılmalıdır. Hal böyle olunca bizim hayatımız ev, dükkân, çiftlik ve tarla arasında tatlı ama çok yoğun bir koşturmaca içinde geçti. Hatta o telaşın arasında bazen çocukları okulda mı, dükkânda mı, evde mi yoksa komşuda mı bıraktığımızı unutup telefonla birbirimize sorduğumuz, sonradan gülerek hatırladığımız çok anımız oldu.

Bugün evlatlarıma baktığımda, bu tempolu yolculuktan onların hayatına kalan en kıymetli mirasın başta sarsılmaz bir aile dayanışması olduğunu görüyorum. Ardından çalışkanlığı, sorumluluk almayı, sabrı ve üretmenin kutsallığını bizzat yaşayarak öğrendiler. Birlikte emek vermenin, zorlukları omuz omuza aşmanın ve toprağın bereketini ailece paylaşmanın verdiği güven, onların hayatındaki en sağlam temel oldu.

Ve son olarak, kendi işini kurmak isteyen ama "Acaba yapabilir miyim?" endişesi taşıyan genç bir kadına tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Kimsenin 'Yapamazsın' sözüne kulak asmayın; ailenizin ve sevdiklerinizin inancını arkanıza alıp, üretmenin ve toprağın bereketine güvenerek cesaretle ilk adımı atın.

Şerife Özbey'in anlattıkları, aslında hepimizin unutmaya yüz tuttuğu bir gerçeği hatırlatıyor: Toprak, emek verene asla karşılıksız kalmaz. Geyikli'deki küçük bir dükkândan yola çıkan bu yolculuk, bugün e-ticaret raflarında, kavanozlardaki salçada, ata tohumu eriştede ve o karatavuk logolu ambalajlarda hayat buluyor.

Ama belki de en değerlisi, bu hikâyenin sadece bir markanın değil; bir ailenin, bir annenin ve bir kadının "yapamazsın" denilen yerde "yaparım" diyerek attığı o ilk cesur adımın hikâyesi olması. Şerife Özbey, kendi evlatlarına bıraktığı en büyük mirasın toprağa saygılı bireyler yetiştirmek olduğunu söylüyor. Belki de tam burada, yani toprağın ve emeğin kutsallığını hatırlatan bu sofralarda, geleceğe dair en sağlam umudu buluyoruz.

Ve ben, bu sofranın bir köşesinde kendime düşen o reçel kavanozunu alıp İstanbul'a dönerken sürekli şunu düşünüyorum: Toprağa değer verenlerin, atalarından öğrendikleri gibi üretime devam eden güzel insanlar var oldukça bu toprakların bereketi dolup taşacak.

Yazarın Yazıları