“Müziği duymayanlar dans edenleri deli sanır” sözünü siz de hayatınızın bir çok evresinde birden fazla kez duymuşsunuzdur mutlaka. Sanıldığının ve iddia edilenin aksine bu söz Friedrich Nietzsche'ye değil, 19. Yüzyılda yaşayan İsviçreli bir yazara Anne Louise Germaine de Staël, daha bildik şekliyle Madame de Staël’e aittir.
Nereden geldi aklıma derseniz, bugün 29 Nisan Dünya Dans Günü, ritmin, insanın estetik salınımının, dünyaya boşalttığı o coşkun enerjinin günü bugün.
UNESCO’nun balenin kurucusu Fransız Jean-Georges Noverre’in doğum gününü esas alarak 29 Nisanı Dünya Dans Günü ilan etmesinden bu yana, yani 1982 yılında kurulan Uluslararası Dans Konseyi’nin kabulüyle o gün bugündür, dansın değerine atıfta bulunmak ve dansı küresel ölçekte duyguların dili olarak yaygınlaştırmak için Noverre, 29 Nisan Dünya Dans Gününde anılmaya devam ediyor.
Elbette dans derken bunun tanımı içerisine baleden, valse, valsten halaya, halaydan horona, horondan zeybeğe, zeybekten bara, bardan horaya, kaşık oyunlarına, Kafkas danslarına, govende, şeğaniye, deliloya, çepike kadar bütün danslar girer.
Dans deyip geçmemeli. Bunca dert tasanın içerisinde, şiddetin, geçim sıkıntısının, savaşın sırası mı şimdi dansın, hele hiç dememeli.
Özellikle şimdi sırası; mutluluk hormonları yükseltip kaygı ve stresi azaltmak için özellikle, kopmuş ya da koparılmış sosyal ilişkileri yeniden kurmak aitlik hissini beslemek için özellikle. Kara ekranlarla sulandırılmış beyinlerimizin bilişsel potansiyelini yükseltmek ve hafızamızın kapasitesini arttırmak için bilhassa.
İçimizde birikip, kontrolsüz bir şekilde öfke ve şiddet formuna bürünerek dışarıya patlayan duygularımızın zararsız ve daha kontrollü bir ifade biçimi olarak dansa neden tutunmuyoruz?
Yok öyle gidin bir dans kursuna yazılın diye tavsiyede bulunacak değilim. Bedeninize bırakın, o kendi ritmini bulur zaten. Yeter ki bir müziğe kulak verin.
Size yüklenen kaygı, endişe, stres ve diğer bütün modern zaman hastalıklarını, yani dökün kurtlarınızı.









