Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
05.09.2026 13:21

Yumurta Üstünde Yürüyen Kent: Ankara

Haber Detay Image

Uzun zaman sonra yaşadığım o kadim şehre, hırçın İstanbul’un o kavgalı selinden sıyrılıp varmanın bir başka ağırlığı var. İnsanın omuzlarındaki deniz kokusu kalkar, yerine bozkırın serin rüzgârı oturur. Düşündüm; bu deneyimleri kıymetli okuyucularımla paylaşmazsam olmazdı. Bir kentin insan sirkülasyonunu, o yaşayış hızını anlamak istiyorsan, kente farklı ulaşım araçlarıyla adım atacaksın.

İlk durak AŞTİ... Oraya vardığımda, İstanbul Otogarı’nın o insanı ezen, uğultulu, kavgalı kalabalığı yoktu. Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş köylüler; ellerinde turşu bidonları, sebze sepetleri, kimse kimseye bağırıp çağırmadan sessizce iniyordu otobüsten. Metroya doğru süzüldüm. İnsanların yürüyüşüne baktım; sanki ayaklarının altında yumurta varmış da kırılmasından korkar gibi bir basışları var. O yavaş, hesaplı adımlar... Hemen anlıyorsun, memur kenti burası. Kendi kendime mırıldandım: “İstanbul’da metroda öyle mi yürünür? Koşarsın azizim, kaçırmayasın diye canını dişine takarsın!” Ama burada metroya binmek için kimse kimseyi itelemiyor, kapıda yığılma yok. Sanki hepsi büyük bir dairede müdürün odası önünde sıra bekliyor.

Metro geldi; vagonlar o eski püskü hâliyle, seksenlerden kalma bir yorgunluk taşıyordu. Kliması ne yazık ki çalışmıyor, koltukların kumaşları yılların iziyle yıpranmıştı. Ama asıl ilginç olan, kalkması için neredeyse on dakika yolcu beklemesiydi. Hani o doksanlardaki Ulus-Cebeci-Kızılay minibüsleri vardır ya, tıpkı onlar gibi; dolmadan hareket etmiyor demir raylar. Bu “dolmadan gitmem” inadı, başkentin o kendine has inatçı ruhunu ne güzel anlatıyor.

Kızılay’a vardığımda saat sabahın sekiziydi. Karanfil Sokak’tan çıktım, baktım taş merdivenlerde insanlar oturmuş. “Erken uyanmış bunlar,” dedim ama oradakilerin çoğu orta yaş ve üstündeydi. Gençler ortalıkta görünmüyor, üniversiteliler henüz uykuda. Kahvaltı için Yüksel Caddesi’nde bir kafeye attım kendimi. Servisi yapanlar, kasada oturanlar yine orta yaş üstü kadınlar; hepsi sabah mahmurluğuyla çalışıyor. İlginçtir, Avrupalılara özenip tuvalet kullanımı için mutlaka alışveriş yapma şartı koymuşlar duvara. Ne kadar kuralcı, ne kadar hizaya girmiş bir nizam!

Neyse, saat dokuza doğru genç personel damladı kafeye. Z kuşağı dediğimiz o tez canlı gençler; işe başlayalı henüz iki ay olmuş ama “Zorlayıcı beden işini kim sever?” deyip vermişler istifayı. Elias Canetti’nin Kulak Misafirieserindeki gibi, kaldım mı ortada! Mecburen dinledim, gözledim. Bir taraftan çayımı yudumladım. Bu arada çayları çok iyiydi.

Kızılay’dan yukarı doğru baktığında, şehrin siluetine sinmiş o “resmiyet” kokusunu hemen duyumsarsın. Anıtkabir’in o heybetli duruşu tepeden seni selamlar. İstanbul’da tarih vitrindedir, sürekli gözüne sokulur; ama burada tarih, tepeden seni süzer. Sanki insanların o ağırbaşlı yürüyüşünün altında yatan, o tepeye hesap verme bilincidir. Kimse koşmuyor çünkü buranın sahibi belli, nizamı belli.

Ulus taraflarına vurdum sonra. Roma döneminden kalma Augustus Tapınağı’nın hemen yanında elektronikçiler çarşısı, bir yanda tarihî hamam, öte yanda simitçi... Tarihle günlük hayat öyle bir iç içe ki. O turistik vitrin havası yok burada; her şey biraz yıpranmış, biraz eski ama hâlâ inatla işlevsel. Halkı da bu yıpranmışlıktan şikâyet etmiyor, kabullenmiş. Simitçiler bile İstanbul’daki gibi bağırıp çağırmıyor. Ellerinde tepsilerle sessiz sessiz geziyorlar; kahvaltısını yapan memuru rahatsız etmemek için sanki. Oysa İstanbul’da simitçi de çaycı da inletir ortalığı. Buradaki o “sessiz ticaret” insanı hayrete düşürüyor.

Sonra Çankaya’da, adı dilden dile dolaşan Urfalı Hayri Ağa’ya uğradım. Damak şenlendiren cinsten bir ocakbaşı burası. Yancıları ve sırf o döneri yemek için gelen sadık müşterileriyle meşhur. Tabii ki baktım dönerinin tadına; Sadık Usta’nın dönerini aratmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ama asıl dikkatimi çeken ne oldu biliyor musun? Müşteriler yemek yerken o kadar sessiz ve odaklı ki, sanki bir sınav kâğıdı dolduruyorlar. En ciddi konuyu bile fısıltıyla tartışıyorlar. O yemekteki sükûnet, İstanbul’un gürültülü sofralarından fersah fersah uzakta. Personeli de bir o kadar ilgili; yoksa altmış beş yıldır bu memur kentinde tutunmak hiç kolay mı?

Ankara işte... Biraz monoton ama bir o kadar da köklü. Metroları eski püskü, Esenboğa’da bekleyen yolcu koltuklarının derileri paramparça olmuş. Ama kimse isyan etmiyor; memur zaten her gün eski bir masaya, eski bir bilgisayara alışkın. Yerlerde İstanbul’daki gibi çöp yığınları yok. Kimse yere izmarit atmıyor. O sessiz itaat, o düzen sokaklara sinmiş.

Ankara’nın en ilginç yanı da bu zaten: Kendini yenilemeye hiç çalışmaması. İstanbul her gün yeni bir bina, yeni bir beton yığını dikerken, başkent hâlâ doksanlardaki gibi duruyor. Değişmemekte diretmesi, bu kadar kalabalık olmasa bile kendine has o mağrur duruşunu koruması... Ayaklarının altındaki o hayali yumurtaları kırmamak için ağır ağır yürüyen, kendi bildiğini okuyan bir bozkır efsanesi Ankara.

Yazarın Yazıları