Toplumsal hayat, karşılıklı imzalanmamış ama sıkı sıkıya riayet edilen bir sözleşmeler bütünüdür. Sokakta yürürken, iş yerinde masalarımızı paylaşırken ya da kalabalık bir davette sosyalleşirken hepimiz belirli bir uyum, nezaket ve mesafe gözetiriz. Bu durum, insan olmanın getirdiği asgari toplumsal refleksler gibidir. Ancak bazı ruhsal yapılar için bu uyum, içsel bir değerin yansıması değil, yalnızca amaca hizmet eden, profesyonelce giyilmiş bir kostümdür.
Narsistik kişilik örgütlenmesine sahip bireylerin en belirgin, fakat dışarıdan en az fark edilen özelliği, bu kusursuz kamusal bukalemunluktur. Onları gözlemlediğinizde karşınızda son derece nazik, anlayışlı, hatta etrafındakilere ilham veren örnek bir insan bulabilirsiniz. Ancak bu tablo, yalnızca bir sahne performansıdır. Perde kapanıp kapılar aralandığında, dış dünyanın alkışları sessizliğe büründüğünde o parlak kostüm çıkarılır ve geriye kalan soğuk gerçeklikle yüzleşilir.
İşin en sarsıcı yanı, bu kişilerin sergiledikleri kötü davranışların asla bir “farkındalık eksikliği” ya da “istemsizlik” ürünü olmamasıdır. Eğer narsist bireyler dürtü kontrolünden yoksun ya da sergiledikleri tavırların nereye varacağını tartamayacak kadar savruk olsalardı, bu tutarsızlığı her ortamda ve herkesle ilişkilerinde eşit şekilde görürdük. Patronuna, komşusuna veya toplum içindeki tanımadığı birine karşı kibar bir ses tonuyla hitap eden biri, eğer aynı özeni en yakınındakine göstermiyorsa, burada bilinçsiz bir savurganlıktan değil, son derece keskin ve hesaplı bir seçicilikten bahsediyoruz demektir. Bu paradoks, narsistik yapının en temel çelişkisidir: Sorunun kaynağı, davranışlarını kontrol edememesi değil; aksine, kime karşı nasıl davranacağını üstün bir soğukkanlılıkla hesaplayabilmesidir.
Bu seçiciliğin arkasında yatan temel motivasyon, tartışmasız kontroldür. Narsist, kime nasıl davranması gerektiğini muazzam bir sezgi ve hesap kitapla tartar. Sizi ne zaman pohpohlayacağını, ne zaman değersizleştireceğini, hangi hamleyle sizi köşeye sıkıştıracağını gayet iyi bilir. Çünkü çıkarları veya sosyal imajı bunu gerektirir. Kalabalıklar içindeyken yargılanmaktan, kusursuz görünen vitrininin çatlamasından ödü kopar. O yüzden o maskeyi yüzünden bir an bile indirmez.
Peki bu maske nedir?
Yalnızca bir aldatma aracı değil; aynı zamanda narsistin derinlerde yatan, parçalanmış ve utanç dolu öz benliğini bir arada tutan sağlam bir alçıdır. Maskeyi indirmek, onun için psikolojik bir iflas, kimlik kaybıdır. Bu yüzden en güvenli liman olması gereken o mahrem alan, yani “özel alan”, içindeki bastırılmış öfkenin ve tahakküm arzusunun acımasızca boşaltıldığı bir test sahasına dönüşür. Dışarıda ne kadar uysalsa, içeride o kadar yıkıcıdır; çünkü artık sahne ışıkları sönmüştür ve seyirci yoktur.
Tabii bu denklemin en ağır ve tüketici kısmı, mağdura yüklenen o haksız sorumluluktur: “Sen öyle davranmasaydın, ben böyle olmak zorunda kalmazdım.” Bu cümle, narsistik manipülasyonun hem kalkanı hem de kılıcıdır. Suçluluk duygusunu ustalıkla karşı tarafa devretme, sorumluluktan tamamen sıyrılma ve mağduru sürekli bir kendini sorgulama döngüsüne hapsetme mekanizmasıdır. Unutulmamalıdır ki narsist, kendi hatalarının ve zalimliklerinin bal gibi farkındadır; mesele bunu bilmemesi değil, bu gerçeğin yüzüne vurulmasına tahammül edememesidir. Çünkü bu, kusursuzluk mitinin ve şişirilmiş egonun sonu, yani maskenin çatlaması demektir.
Gün sonunda, bu sessiz tiyatronun akışını değiştirebilecek tek şey, dışarıdan gelen alkışlar veya içerideki suçluluk hayaletleri değildir. İşte en kritik ve çoğu zaman göz ardı edilen gerçek şudur: Narsist bu maskeyi asla gönüllü olarak indirmez. Onu ikna etmek, iyileştirmek ya da aynaya tutmak, yıllarca sürebilecek bir enerji israfıdır. Gerçek, kapalı kapılar ardında ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, o maskenin ağırlığı bir gün taşıyamayacağı kadar büyür. Ancak asıl devrim, o kapalı kapılar ardındaki gerçeği ilk kez gören gözlerdedir. Önemli olan, mağdurun o sahte vitrinin büyüsünden sıyrılıp kendisine dayatılan suçluluğun gerçek sahibine ait olduğunu görebilmesidir. Perdeyi aralayacak olan, narsistin içsel çöküşü değil; mağdurun kendi algısını yeniden inşa ederek yaşadığı istismarı “benim hatam” olmaktan çıkarıp “benim gerçeğim” olarak kabul etmesidir. Ancak o zaman tiyatro biter ve kapalı kapılar ardındaki sessizlik, özgürlüğe açılan ilk aralık olur.










