Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
01.09.2026 00:53

Akciğerdeki Suya Bakmayanlar

Haber Detay Image

Yüzeyselliğin konforu, insanlığın en eski ve en bulaşıcı sığınağıdır. Neredeyse hepimizin içinde biraz Hobbit var. Bunu söylerken kimseyi kırmak istemem; sonuçta Hobbitler neşelidir, sofraları bereketlidir, çatışmadan kaçınırlar ve en önemlisi, çevrelerindeki dünyanın derinlerine inmek gibi bir huyları yoktur. Onlar için en ideal olan şey; kısa, kestirme ve vicdanı rahatlatan cevaplardır. Bir olay yaşanır, üstü kapatılır, basit bir sebebe bağlanır ve çay saatine geçilir.

İşte tam da bu yüzden, hayatın karmaşık acılarını, sistemin çıkmazlarını ve insan ruhunun derinlerinde yaşanan o sessiz fırtınaları “abartı”, “kapris” ya da “geçici bir heves” diyerek geçiştirmek, katıksız bir Hobbiton yargılamasıdır.

Akciğerdeki Suya Bakmayanlar

Tim Burton’ın Sleepy Hollow (Hayalet Süvari) filmindeki o meşhur sahneyi hatırlayın: Nehirde ölü bulunan bir adamın ardından kasabanın ileri gelenleri toplanır ve mahkemede hızla karara varırlar: “Boğularak ölmüştür.” İçlerinden kimse cesedin akciğerlerinde su olup olmadığına bakmaz. Başında gizli bir darbe izi var mı, bedenine önceden zehir enjekte edilmiş mi sorgulamaz. Çünkü “boğulma”, arkasında soru işareti bırakmayan, herkesin vicdanını rahatlatıp dosyayı rafa kaldırmasını sağlayan en zahmetsiz açıklamadır. Oysa o adam vurulmuş, zehirlenmiş ve nehre sadece bir süs gibi bırakılmış olabilir.

Hayattaki pek çok kriz ve insani mesele de ne yazık ki tam olarak bu mantıkla yürür. İş yerinde tükenmişlik yaşayan bir çalışana bakıldığında sistem hemen teşhisi koyar: “İşini sevmiyor, tahammülsüz.” Peki ya o insan, haftada altmış saat çalışıp karşılığında ne bir takdir ne de insani bir yaşam standardı görebildiği için ruhsal olarak çözülüyorsa? Yöneticiler “Z kuşağı işte, sabırsız” der ve geçer. Oysa çalışanın içinde kopan kıyamet görünmezdir.

Görünmeyen Şiddet ve Maskelenen Acı

Bu durum bizi sinemada sıkça gördüğümüz bir başka gerçekliğe götürür. Thomas Vinterberg’in Jagten (Onur Savaşı) filminde, kurgulanmış tek bir söylemin bir insanın hayatını nasıl çığ gibi büyüyen bir sessiz şiddetle kuşattığını izleriz. Ya da Kelly Fremon Craig’in The Edge of Seventeen filminde, dışarıdan bakıldığında sadece "ergen huysuzluğu" sanılan şeyin arkasındaki derin izolasyonu görürüz.

Toplumsal ilişkilerde ve kurumlarda pasif-agresif dinamikler, sessiz dışlamalar, yok saymalar; tıpkı Mean Girls veya Eighth Grade filmlerindeki gibi görünmez iğnelerle işler. Ortada kanlı bıçaklı bir kavga yoktur; bu yüzden otoritelerin, idarecilerin veya dışarıdan bakanların radarına takılmaz. İnsanlar bir ortama uyum sağlayamadıkları için değil, sistemli bir şekilde ötekileştirildikleri ve ruhsal olarak tükettikleri için yalnızlaşırlar. Ama bu ayrımı yapmak, Hobbiton’da yaşayan konforlu bir gözlemci için fazla zahmetlidir.

Gerçeklerle Yüzleşmek İçin Dedektiflik Şart

Peki, bu yüzeyselliği kırıp insanları ve gerçek sebepleri gerçekten görebilmek için ne yapmalıyız? Hobbitleri bir günde dönüştüremeyiz belki ama ezberlerimizi ve kurduğumuz yapıları konforumuzu bozacak şekilde yeniden tasarlayabiliriz:

“Uyumsuz” veya “Kaprisli” Etiketini Yasaklayın: Birine ya da bir duruma “tahammülsüz” demek, “Sorun karşı tarafta, bendlik bir şey yok” demenin kestirme yoludur. Sorulması gereken soru şudur: “Bu insan hangi baskılar altında bu noktaya geldi?” Kapanmak ya da patlamak bir kişilik bozukluğu değil, bir savunma tepkisidir.

Akciğerlerdeki Suya Bakmayı Öğrenin: Sleepy Hollow’daki yüzeysel savcı gibi değil, detaylara bakan bir patolog gibi yaklaşın. İnsanlar neden kabuklarına çekiliyor? Neden kurallara sığınıyorlar? Kaotik ve acımasız sosyal dünyaya karşı bu bir anormallik değil, harika bir hayatta kalma adaptasyonudur.

Görünmez Şiddeti Ölçün: “Ortamda ses çıkmıyorsa sorun yoktur” sığlığını bırakın. İlişkisel şiddeti, mobbingi ve sessiz dışlanmayı tespit edecek mekanizmalar geliştirin.

“Neden?” Sorusunu Erdem Sayın: Sorgulayan zihni bastırmak yerine meselelerin köküne inin. “Neden yalnızlar?”, “Neden tükeniyorlar?” sorularının cevabı “Çünkü yapamıyorlar” değil; “Çünkü görmezden geliniyoruz” olabilir. Ve tıpkı o nehirdeki ceset gibi insanlar; utangaçlıktan, uyumsuzluktan veya tembellikten değil; kimsenin akciğerlerine bakmaya, gözlerinin içine gerçekten bakmaya zahmet etmediği bir yalnızlıktan sessizce boğuluyordur. Onu kurtarmanın yolu, Hobbiton’da kestirme cevaplarla idare etmeyi bırakıp, o görünmeyen suyun altındaki gerçek yarayı aramaktan geçer. Çünkü hayat, filmlerdeki gibi basit bir kurgu değil; iç dünyaları, perdedeki en karmaşık senaryolardan daha derin ve en acımasız ağlardan daha görünmezdir. Yeter ki biz eğilip bakalım.

Yazarın Yazıları