Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
12.08.2026 19:21

Bir Filmi İzleyip Durdurmak

Haber Detay Image

Bu yazı, bir sinema eleştirisinden çok, bir vicdan muhasebesinin ürünü. Sia’nın Musicfilmini izlemek, uzun süre ertelediğim bir eylemdi; çünkü filmin vizyona girmeden önceki tartışmaları, otizm topluluğunun yükselen isyanı ve etik ihlal raporları, eseri zaten baştan mahkûm etmişti. Peki neden izledim? Çünkü “İzlemeden eleştirilmez.” kalıbına sığınanlara prim vermemek, ama daha da önemlisi, o topluluğun yaşadığı öfkeyi bizzat deneyimlemek için.

Sinemada temsil dediğimiz şey sadece “Ekrana üç beş kişi koyalım da görünsünler.” meselesi değildir; resmen bir iktidar ve etik alanıdır. Kimin adına konuşuyorsun, kimin hikâyesini anlatıyorsun ve o hikâyeyi kurarken arkada kimin sesini kısıyorsun? Bu sorular, bir işin estetik değerinden çok daha hayati.

Avustralyalı şarkıcı ve yönetmen Sia’nın Musicfilmi etrafında kopan o devasa fırtına da tam olarak bu yüzden çıktı. Kadın çıkıp “Ben empati kuruyorum, harika bir şey yapıyorum.” dedi ama arkasında koca bir narsist körlük ve iyi niyet kılıfına sokulmuş bir üstencilik bıraktı. Resmen bir topluluğa nasıl zarar verilir, onun ders kitabı gibiydi.

Popüler kültür zaten ne zaman zihinsel veya gelişimsel bir farklılığa el atsa iki tuzağa birden düşüyor: Ya karikatürleştiriyor ya da romantize ediyor. Sia ikisini aynı anda başardı. Otistik birini “sihirli”, “özel güçleri var”, “melek gibi” diye anlatmak dışarıdan şirin bir övgü gibi durabilir ama psikolojik olarak bu, katıksız bir pozitif ötekileştirme.

Bir insanı “sihirli” ilan ettiğinde onun günlük hayattaki gerçek dertlerini, yaşadığı engelleri, acılarını ve en önemlisi insani haklarını bir kalemde silip atıyorsun. Gazeteci Stella Young’ın meşhur “ilham pornosu” kavramı tam da bu işte: Engelli bireyleri “bize hayatı öğreten ilham perileri” yapıp özne olmaktan çıkarıyorsun. Otizm mistik bir peri masalı değil; uyumlanma gerektiren nörogelişimsel bir varoluş hâli. Karakteri oynayan Maddie Ziegler’ın o abartılı, karikatür gibi yüz ifadeleri de otizmli bireylerin çocukluktan beri maruz kaldığı zorbalıkları ve alay edilme travmalarını aynen tetikledi.

Daha da fenası ne biliyor musun? Otistik genç bir oyuncu çıkıp “Bu rolde biz de oynayabilirdik.” deyince Sia’nın X’ten “Belki de sen kötü bir oyuncusundur.” yazması. Tam bir narsist yaralanma örneği: “Ben sizin için muazzam bir şey yaptım, beğenmiyorsanız sorun sizde.” Film, otizmli insanlara hizmet etmekten çok, Sia’nın kendini “kurtarıcı” ve “müthiş empatik bir dahi” olarak sergilemesine yaradı. Seyirci salondan çıkınca “Otizmli insanlar ne zorluklar yaşıyor?” demedi; “Sia ne büyük yürekli kadınmış.” dedi.

Sia bir de çıkıp “Yıllarca araştırma yaptım.” diye savundu kendini. Psikolojide buna bilgi yanılsaması ve kendini onaylama yanlılığı diyoruz. Otizmli bireylerin kendi yazdıklarını, bloglarını, akademik makaleleri okumak yerine muhtemelen otizmi “özel çocuk” miti üzerinden pazarlayan kaynaklara gömüldü. İşin acı kanıtı da filmi çekerken otizm topluluğunun boykot ettiği, otizmi “tedavi edilecek bir salgın” gibi gören Autism Speaks ile iş birliği yapmasıydı. Nöroçeşitlilik savunucularının yıllardır mücadele ettiği bir yapıyı “uzman” belleyip gerçek otistiklerin sesini tamamen tıkadı.

Peki neden başrolde gerçek bir otistik oyuncu yoktu? Sadece “Sia’nın ilham perisi” meselesi değil bu; tamamen kapitalist verimlilik hesabı. Gerçek bir otistik oyuncuyla çalışmak demek; sette duyusal düzenlemeler yapmak, çalışma saatlerini esnetmek, özel ihtiyaçlara saygı duymak demek. Sia bu lojistik zahmete girmek yerine kendi markasının uzantısı olan nörotipik dansçısını oynatmayı seçti. Sanatın konusu insan olduğunda, bu tür bir verimlilik hesabı etik bir çöküştür.

Filmin en karanlık, en tehlikeli yeri ise kriz anlarında uygulanan yüzüstü kısıtlama sahneleriydi. Otizmli biri için kriz anı, duyusal yüklenmenin getirdiği devasa bir panik hâlidir. O an bir insanın üzerine yatıp onu yere sabitlemek, tıp literatüründe boğulmaya ve ölüme yol açan travmatik bir şiddettir. Sen kalkıp bu tehlikeli yöntemi “sevgi dolu bir sakinleştirme yolu” gibi gösterirsen bunu izleyen bir öğretmen veya ebeveyn de doğru bir şey sanıp uygulamaya kalkabilir. Bu sadece yanlış temsil değil; resmen pedagojik bir zehir ve hayati bir tehdit.

İroninin zirvesi ise erişilebilirlik tarafında yaşandı. Otizmli bireylerin en büyük dertlerinden biri duyusal aşırı yüklenmeyken, Sia filmi bağıran ışıklarla, hızlı kurguyla ve patlayan renklerle doldurdu. Yani otizmi anlatırken otistik insanı sinema salonundan kovdu. Anlattığın insanın filmi izlemesini imkânsız hâle getiriyorsan oradan sanat değil, sadece kibir çıkar.

İşin doğrusu yapılamaz mıydı?

Bal gibi yapılırdı. Jerry Rothwell’in The Reason I Jumpbelgeseli, otizmli bireylerin kendi yazdığı metinleri seslendirdi ve onların duyusal dünyasını kendi gözlerinden sundu. Atypicaldizisi ilk sezon bocaladı ama sonraki sezonlarda otizm danışmanlarıyla ve nöroçeşitli oyuncularla çalışıp kendini düzeltti. Mesele hata yapmak değil; hatada ısrar etmek, öz savunucuları yok sayıp bir de üstüne azarlamak.

Sonuç olarak psikoloji çok net söyler: Bir grubun öz saygısı, kendi hikâyesini kendi sesiyle anlatabilmesiyle gelişir. Nöroçeşitli bireyleri birer obje, birer ilham kaynağı ya da kendi egonu tatmin edeceğin birer tuval yapamazsın.

Nöroçeşitlilik hareketinin o meşhur lafı her şeyi özetliyor aslında: “Bizim hakkımızda, biz olmadan asla!” Bir topluluğun hikâyesini anlatacaksan önce onlara kapını açacaksın; yoksa perde kapandığında geride sadece kendi narsist yansımanla baş başa kalırsın.

Yazarın Yazıları