Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
26.07.2026 12:47

Büyüme Sözü Verilmişti: Travmanın Gölgesinde Kimliğini Yeniden Kurmak

Haber Detay Image

Hiçbir bebek, donmuş bir kişilikle dünyaya gelmez. Onlar, toprağa atılmış tohum gibidir; içlerinde dallanıp budaklanma, meyve verme ve kendi benzersiz kokularını yayma potansiyeli vardır. Ancak yaşamın ilk baharında bir don vurursa, o tohumun yeşermesi için verdiği enerji, hayatta kalma mücadelesine yönelir. İşte gelişimsel travmanın sinsi başlangıcı buradadır: Sinir sistemi henüz esnekken, çok erken bir zamanda yaşanan bir tehdit, o büyüme enerjisini çalar ve onu bir "kalkan inşasına" dönüştürür.

Bu kalkan, başlangıçta çocuğun en yakın koruyucusudur. Ona, dayanılmaz duyguları hissetmemeyi, sessiz kalmayı veya sürekli tetikte olmayı öğretir. Fakat zamanla bu kalkan, çocuğun derisine yapışır, onun ikinci bir iskeleti haline gelir. Yetişkin olduğumuzda ise bu iskeleti artık "ben" sanırız. Oysa aslında o, bir zamanlar yaşanmış bir çaresizliğin, bedenimize kazınmış bir hayatta kalma stratejisidir.

Kronik omuz ağrıları, açıklanamayan bağırsak sorunları, yetişkin ilişkilerinde sürekli yaşanan o "boğulma" veya "uzaklaşma" hissi... Bunlar, o kalkanın günümüze uzanan yankılarıdır. Ve bu yankı, bize çoktan unuttuğumuz bir gerçeği fısıldar: Çocukken, sevgi uğruna kendi özümüzü terk etmek zorunda kaldık.

Yetişkinlikte yaşanan bir travma ile çocuklukta yaşanan travma arasında derin bir uçurum vardır. Yetişkin, travma öncesi "kim olduğunu" hatırlar; bir evi, bir dayanağı vardır ve oraya dönme ümidi taşır. Ancak çocuk, travmayı kimliğinin inşa edildiği o ilk harç gibi yaşar. Onun için travma sonrası değil, travma anı öncesiz ve sonrasızdır. Tıpkı henüz çimentoyken şekil alan bir binanın temeli gibi; o temel çatladığında, binanın tamamı eğri büğrü büyür.

Bu erken dönemdeki sıkıntı, iki farklı maskeye bürünür:

Sürekli tetikte olan çocuk: Sevgiyi, annenin/babanın yüzündeki en ufak değişimi izleyerek almayı öğrenir. Kendi arzularını unutur, çünkü arzu etmek, terk edilme korkusunu tetikler. Bu çocuk büyüdüğünde, göğsünde sürekli bir sıkışma, hızlı bir kalp atışı ve "ya bir şey ters giderse?" anksiyetesiyle yaşar. Bedeni, henüz gelmemiş tehlikelere karşı alarmdadır.

Duygularını inkâr eden çocuk: Gözyaşlarına gülünmüş, öfkesi susturulmuştur. Bunun üzerine zihni, "Duygularım tehlikelidir" kararını alır ve onları bedeninden koparır. Omuzları adeta kulaklarına yapışır, çene kasları kilitlenir, göz teması zorlaşır. Bu çocuk büyüdüğünde, "hiçbir şey hissetmiyorum" derken, aslında bedeni her şeyi hissetmektedir; ancak bu hisler fibromiyalji, otoimmün reaksiyonlar veya açıklanamayan kronik ağrılar olarak gün yüzüne çıkar.

İşte bu noktada Jung'un o meşhur sözü tam anlamıyla gerçekleşir: "Dünyayı kazanıp kendini kaybetmek." Çocuk, hayatta kalmak için bağlanmayı seçmiştir; bedeliyse, kendi ruhunun derinliklerinde yankılanan o özgün sesi kaybetmektir.

Peki ya bu ses hala oradaysa? Ya o ilk tohuma ulaşmak mümkünse?

İyileşme, travmanın "kötü bir anı" olduğunu unutarak başlamaz. Tam tersine, iyileşme, o kalkanı bir düşman olarak değil, bir zamanlar işe yaramış bir arkadaş olarak kabul etmekle başlar. Ona teşekkür etmek, fakat artık ona ihtiyacımız olmadığını bedenimize hissettirmekle mümkündür.

Bu, zihinsel bir alıştırma değil, bedensel bir devrimdir. Nöroplastisite sayesinde beynimiz yeni yollar açabilir, ama bu yolları sadece düşünerek değil, derin nefes alarak, titreyen kaslara izin vererek, bastırılmış öfkeyi ve yası güvenli bir alanda yaşayarak açarız. İyileşme, kendimize yeniden çocuk gibi bakıp şu cümleyi kurabilmektir:

"Korkun ve öfken, seni ele geçirdiği için suçlu değilsin. Hayatta kalmak için elinden geleni yaptın. Şimdi ise güvendesin ve bu maskeyi çıkarabilirsin."

Acı çeken çocuğun kimliğinden sıyrılmak, gerçek bir kahramanlıktır. Çünkü bu, yalnızca kendi hikayemizi değil, bizden sonra gelenlerin hikayesini de yeniden yazar. Her iyileşen birey, ardındaki kuşaklara "Burada güvendesin, kendin olabilirsin" mesajını gönderir.

Travma belki kimliğini şekillendirdi, ama asla özünü oluşturmadı. Özün, o ilk günkü tohum gibi hala orada; kendi mevsimini bekliyor. Ve şimdi, bu mevsim geldi. Bedenine dönmeye, onu dinlemeye ve o eski, yorgun kalkanı bir kenara bırakmaya hazırsan, iyileşme çoktan başlamış demektir.

Çünkü en büyük cesaret, acının seni tanımlamasına izin vermemektir; acıyı bir öğretmen kabul edip, onun ötesindeki geniş topraklara adım atmaktır.

Bu yazı, sinir sisteminin iyileştirici gücüne ve beden bilgeliğine olan inancımla kaleme alındı. Her okuyucunun kendi hikayesinde bu yolculuğa çıkma cesaretini bulması dileğiyle.

Yazarın Yazıları