Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
08.08.2026 19:59

Mağrur İnsan

Haber Detay Image

İnsan, geçmişin tozlu sayfalarını kapatıp arkasına bakmadan yol alabileceğini zanneden mağrur bir yolcudur. Oysa bastığımız her toprak parçası, üzerinde yükselen her medeniyet, unutulduğunu sandığımız çığlıkların ve üstü örtülmüş arzuların üzerine inşa edilmiştir. Birey kendi kısa ömründe neyi yaşıyorsa, insanlık da kolektif hafızasında aynı çıkmaz sokağın etrafında dönüp durur. Ruhun tarihi ile türlerin tarihi, aynı kalemin ucundan çıkmış iki ayrı nüsha gibidir.

Hayatın ilk yıllarında, Taş Devri’nin sarp ve karanlık patikalarından günümüzün steril dünyasına hızlandırılmış bir yolculuk yaparız. Çocuklukta yaşanan fırtınalar, bastırılan kıskançlıklar ve zihnin en kuytu köşelerine itilen istekler, zannettiğimiz gibi yok olup gitmez.
Küçük yaşta kardeşine duyduğu öfkeyi bastıran bir çocuk, yetişkin olduğunda bu duyguyu hatırlamaz; ancak bu bastırılmış öfke, yıllar sonra otorite figürlerine karşı duyduğu nedensiz bir kaygıya ya da iş hayatında sürekli kendini sabote eden garip bir davranış kalıbına dönüşür.
O bastırılan duygular sadece uykuya yatar. Hiç beklemediğimiz bir anda, bir jestte, saçma bir panik atakta ya da ruhu kemiren kronik bir semptomda yeniden biçimlenerek kapımızı çalarlar. Çünkü insan ruhu unutmaz; sadece gizler.

Kültür, Bastırılmışın Devasa Anıtıdır

Tam bu noktada bireyin nevrozu ile kültürün inşa süreci el ele verir. Toplumlar, kitleler ve uygarlıklar da tıpkı tek bir insan gibi davranır. İlkel zamanların ensest yasakları, kabile içi kan davaları ve vahşi ritüelleri, tarihin karanlık mahzenlerine kilitlenmiş sanılır. Ama o kilitli kapıların ardında devasa bir "arkaik miras" birikir. Bunu Antik Yunan üzerinden görelim: Dionysos ayinlerindeki kontrolsüz coşku ve taşkınlık, yerini Apolloncu akıl ve düzene bırakmak zorunda kalmıştır. Ancak o bastırılan coşku hiçbir zaman tamamen ölmedi; Orta Çağ’ın karnaval coşkusunda, Rönesans’ın sanat patlamasında ve hatta günümüzdeki modern dans veya müzik festivallerinde yeniden vücut buldu. Kültür dediğimiz o devasa anıt bu mirasın bastırılmasıyla yükselir; gelenekler, ritüeller ve dinler ise bu bastırılmış hakikatin yüzeye çıkma çabasından başka bir şey değildir.


Hakikatin Dolambaçlı Yolu

Sıkça düşülen bir hatadır: Dini ya da sanatı sadece basit bir yanılsama, gerçeklikten kaçışın ucuz bir formu saymak. Oysa insan yüreğinin derinliklerinde patlayan o bastırılmış arzular, doğrudan gün ışığına çıkamadığında kendine dolambaçlı yollar arar. Bunun en çarpıcı örneği gotik katedrallerdir. Taştan devasa kemerler ve göğe uzanan sivri kuleler, ilkel bedensel arzuların ruhani bir forma dönüştürülmüş halidir. Aynı şekilde, bir şair ulaşamadığı sevgiyi bir "gül" imgesiyle anlatır; bir ressam toplumun yasaklarını alegorik figürlerle tuvaline fırlatır; bir inanç sistemi ise ölüm korkusunu "cennet" vaadiyle sarıp sarmalar. İşte "ikame-tatmin" dediğimiz şey tam olarak budur: Hakikatin, biçim değiştirerek de olsa varlığını haykırma biçimi.

Geçmişten Kaçmak Bir Seraptır

Gerek bireysel dünyamızda gerekse insanlığın ortak hafızasında, geçmişten kaçmak bir seraptan ibarettir. Bugün dijital dünyanın sunduğu "sıfırlanmış" kimlikler, sürekli yenilenen teknoloji ve geçmişi hızla silen sosyal medya akışları, aslında modern insanın geçmişin yükünden kurtulma çabasıdır. Ancak bu çaba ne yazık ki hep başarısızdır. Çünkü savaşlar, ekonomik çöküşler ve kitlesel göçler; antik çağlardaki kıtlıklar, istilalar ve imparatorluk çöküşleriyle aynı psikolojik deseni tekrar eder. Nevrozu doğuran şey yalnızca kişisel bir zihin değil, kuşaklardan kuşaklara devredilen o kolektif izlerdir. Tarih, psikanalizin dilini konuşur; psikanaliz ise tarihin kütüphanesinde gezinir. Biri olmadan diğerini anlamak, bir tabloyu yalnızca yarısından çözümlemeye benzer; geri kalan yarı hep gölgede kalır.


Yaralarla Yüzleşmek, Özgürlüğün Anahtarıdır
Bugün modern insanın yüzündeki o huzursuz, yorgun ve sürekli bir şeyler arayan ifade işte bu yüzdendir. İnsanlık olarak geçmişin esiriyiz, evet. Ama bu esaret, ancak gölgede kalan hakikatle yüzleşildiğinde bir özgürleşme imkânına dönüşebilir. Nasıl ki bir terapi sürecinde danışan, çocukluk yarasıyla masaya oturup onu adıyla çağırdığında iyileşmeye başlıyorsa, toplumlar da tarihin o karanlık sayfalarını inkâr etmeyi bırakıp onları anlamaya çalıştığında gerçek dönüşüm başlar. Yaralarımızdan kaçmak yerine, o yaraların hangi kadim hafızadan bize ulaştığını anladığımız gün hem kendi içsel şifamızı bulacak hem de insan olmanın o derin, yankılı ve acılar kadar onurlu olan hikâyesini kavramış olacağız.

Yazarın Yazıları