Hollywood, yaratıcılığın değil, taklidin merkezidir. Bunun ahlaki ya da estetik bir nedeni yoktur; tamamen yapısaldır. Bir şey para kazandırıyorsa, tekrar edilir. İki kere kazandırıyorsa, formül hâline getirilir. Üçüncü kez kazandırıyorsa, artık risk almamak bir erdem gibi sunulur.
Ucuz ani korkutmalarla dolu bir film gişede başarı yakaladığında, Hollywood'un refleksi korkunun neden işe yaradığını anlamak değildir. Tek soru şudur: "Bunu kaç kez daha yapabiliriz?" Seyirci sıkılana kadar, hatta sıkıldığını fark edemeyecek kadar alışana kadar bu döngü devam eder.
Bu yüzden modern korku sineması yeni korkular üretmez; eski korkuları yüksek sesle tekrarlar.
Bu noktada basit ama etkili bir öneri ortaya çıkar: Hollywood yapımı olmayan korku filmlerini izleyin. Çünkü bugün en rahatsız edici, en sert, en kanlı ve en psikolojik korku filmlerinin önemli bir kısmı Uzak Doğu'dan gelmektedir. Bunun nedeni teknik üstünlük değil; korkuya yaklaşım biçimidir.
Zombi Ekspresi (2016): Alt Tür Tükenmişliği Bir Yanılgıdır
Bu yaklaşımı somutlaştırmak için Train to Busan ideal bir örnektir. Film, bir baba ve ilkokul çağındaki kızının gözünden anlatılır. Aynı zamanda bir zombi filmidir — yani sinema tarihinin belki de en fazla sömürülmüş alt türlerinden biri.
Zombi sineması denildiğinde çoğu izleyici artık refleksif bir yorgunluk hisseder: Aynı kurallar, aynı kovalamacalar, aynı çürümüş bedenler. Zombi Ekspresi bu beklentiyle başlar ama bambaşka bir yere gider. Çünkü film zombileri değil, insan ilişkilerini merkeze alır.
Bu bir zombi filmi değildir; zombilerin içinden geçen bir baba–kız hikâyesidir. Yeniden bağ kurma, fedakârlık, sevgi ve en önemlisi açgözlülük üzerine kurulu bir anlatıdır.
Ve tam da bu yüzden korkutucudur.
Korku, Tehlikenin Kendisi Değil; Kime Zarar Vereceğidir
Filmde iki tür antagonist vardır: Zombiler ve otobüs şirketinin patronu. Bu tesadüf değildir. Film, fiziksel tehdit ile ahlaki çürümeyi yan yana koyar.
Zombiler korkutucudur çünkü aynı anda hem fazlasıyla doğal hem de ürkütücü derecede doğallıktan uzaktırlar. Çirkindirler ama klasik anlamda "çürümüş ceset" estetiğine hapsolmazlar. Bazı sahnelerde kaçılması gereken saf bir hayatta kalma tehdididirler; bazı sahnelerde ise neredeyse yabancı, anlaşılmaz, psikolojik bir varlığa dönüşürler.
Ama asıl mesele şudur:
Zombiler zombi gibi davranır.
İnsanlarsa her zaman insan gibi davranmaz.
Filmin en rahatsız edici anları, zombilerin değil; hayatta kalan insanların bencilliğinin belirginleştiği anlardır. Çünkü seyirci, karakterler için endişelenir. Korku, "biri ölecek mi?" sorusundan değil; "kim, kimi feda edecek?" sorusundan doğar.
Hollywood korku sinemasının sıklıkla unuttuğu şey tam da budur: Seyirci canavardan korkmaz; canavarın kime dokunacağından korkar.
Korku Yer Değiştirir
Filmin temel anlatısı şunu kanıtlamaya çalışır: Yeni fikirler bitmemiştir. Bitmiş olan, belli merkezlerin risk alma cesaretidir. Hollywood, korkuyu teknik bir meseleye indirgerken; başka sinemalar korkuyu ahlaki, duygusal ve toplumsal bir deneyim olarak ele almaya devam etmektedir.
Bu yüzden modern korku filmlerini sıkıcı bulanların sorunu korku türü değildir. Sorun, sürekli aynı yerden konuşan bir endüstriye maruz kalmalarıdır.
Korku ölmedi. Sadece adres değiştirdi.









