Ruhi Çenet'in Hasidik Yahudi topluluğuna dair belgeseli, milyonlarca izlenme aldı; sosyal medyada "inanılmaz", "şaşırtıcı", "böyle mi yaşıyorlar?" yorumlarıyla çalkalandı. Ancak bir belgeselin "çok konuşulmuş" olması, onu iyi bir belgesel yapmıyor. Sorulması gereken asıl soru şu: Bu belgesel bize o topluluğu mu anlattı, yoksa bizim kendi önyargılarımızı mı okşadı?
Belgeselin en temel sorunu, bir inanç topluluğunu "egzotik bir vitrin" gibi sunması. Kamera, uzun ceketleri, şapkaları, perukları ve kalabalık çocuk ordularını gösterirken, izleyiciye "ne kadar tuhaf" dedirtmenin konforunu yaşatıyor. Bu, belgeselciliğin en eski ve en ucuz tuzağıdır: Ötekini anlatmak yerine sergilemek.
Oysa iyi bir belgesel, seyirciyi rahatsız etmeyi göze alır. Bu belgesel ise seyirciyi rahatsız etmek yerine, ona "onlar ne kadar kapalı, biz ne kadar özgürüz" dedirtmenin hazzını veriyor. Bu, eleştiri değil; narsistik bir aynadır.
Eksik Kalan İnsanlık
Belgeselde en çok eksik kalan şey, insanın kendisi. Topluluktan ayrılan bir haham eşinin anlattıkları, kadın-erkek ayrımı, eğitim kısıtlamaları... Bunlar elbette önemli. Ancak belgesel, bu topluluğun içinde yaşayan, inancını samimiyetle yaşayan, çocuğunu seven, komşusuna yardım eden, hayatın zorluklarıyla boğuşan sıradan insanları göstermiyor. Onları birer "vaka" olarak sunuyor; birer "insan" olarak değil.
Ekonomik gerçekler ise neredeyse tamamen atlanmış. Aşırı kalabalık ailelerin getirdiği yoksulluk, geçim sıkıntısı, sosyal yardımlara bağımlılık... Bunlar "detay" değil; bu topluluğun neden bu kadar kapalı kaldığının cevabı. Belgesel bu bağlamı vermediği için, katı kurallar sadece bir "kontrol manyaklığı" gibi görünüyor. Oysa bu kuralların bir kısmı, tarihsel travmanın (Holokost) ve hayatta kalma stratejisinin ürünü.
"Dinini Yaşamak" Kimin Meselesi?
Belgeselin en tartışmalı yanı, "dinini yaşamak takdir edilesi" söylemini beslemesi. Evet, herkesin inancını özgürce yaşaması temel bir haktır. Ancak bu toplulukta mesele, bireyin "gönüllü" rızasının ne kadar gönüllü olduğu sorusunda düğümleniyor.
Topluluktan ayrılanların, özellikle kadınların, çocuklarından mahrum bırakılması; eğitimden dışlanma; dış dünyayla ilişkinin neredeyse tamamen kesilmesi... Bunlar "inanç özgürlüğü" değil, bireyin üzerindeki topluluk baskısıdır. Belgesel bu ayrımı yapmıyor. "Onlar da böyle mutlu" demek, belgeselin değil, seyircinin kendini rahatlatma biçimi.
Dış Dünyayla Stratejik Dans
Belgeselin gözden kaçırdığı bir diğer nokta: Bu topluluk, dış dünyayla tamamen kopuk değil. Bir esnafın yabancı müşterilere karşı takındığı "Amerikanvari" nezaket, fotoğraf çekimi konusundaki esnek yorumlar, dinî kuralları esnetmeden hayatta kalma pratikleri... Bunlar, topluluğun "ikiyüzlülüğü" değil; hayatta kalma zekâsı. Belgesel bu nüansı atlıyor ve topluluğu tek boyutlu bir "kapalı kutu" olarak sunuyor.
Ruhi Çenet'in belgeseli, bir topluluğu anlatmıyor; bir topluluğu kullanarak izleyiciye kendini iyi hissettiriyor. "Bakın ne kadar tuhaf insanlar var, biz ne kadar normaliz" mesajı, belgeselin her karesine sinmiş durumda.
İyi bir belgesel, seyirciyi "onlar" ve "biz" diye ayırmaz. "Hepimiz" der. Bu belgesel ise "onlar"ı gösterip "biz"i okşuyor. Ve ne yazık ki, milyonlarca izlenme, bu okşanma ihtiyacının ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.
Dinini yaşamak takdire şayan olabilir. Ama bir belgeselin görevi, bu yaşamı takdir etmek veya yargılamak değil; anlamak olmalıydı. Bu belgesel, anlamayı değil, bakmayı seçti. Ve baktığı şey, aslında kendisiydi.










