Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
08.09.2026 14:16

Obsesyonelin İç Dünyasına Yolculuk

Haber Detay Image

Bir restoran düşünün. Saat akşam yediyi geçmiş, salon yarı dolu. Bir adam tek başına oturuyor, önünde menü. On dakikadır aynı sayfaya bakıyor. Garson yaklaştığında göz temasından kaçıyor, parmağıyla bir şeyi işaret edip vazgeçiyor. Diğer masalar çoktan sipariş vermiş. Garson üçüncü kez geldiğinde adam “Ne önerirsiniz?” diyor. Garson bir şey söylüyor, adam başını sallıyor, kurtulmuş gibi rahatlıyor. Sonra garson arkasını dönerken yüzüne yeni bir endişe çöküyor: “Ya yanlış seçtiysem?”

Bu adam, Alain Abelhauser’ın Sonsuz Şüphe – 40 Derste Obsesyonel adlı eserinde tarif ettiği kişiliğin ta kendisi. Abelhauser, bir antropolog gibi obsesyonelin günlük hayatındaki bu küçük sahneleri gözlemler ve her hareketin altında psikanalitik bir mekanizma bulur. Bu yazıda onun gözlüğünü takıp o restorandaki adama, belki de kendi içinizdeki şüpheci sese yakından bakacağız.

Abelhauser’a göre obsesyonel kişi “senin benim gibi biridir.” Onu diğerlerinden ayıran tek ve baskın özellik şüphedir. Ama bu sıradan bir “Acaba?” değil; kişinin varoluşuna sızmış, kemikleşmiş, ikinci doğa haline gelmiş bir şüphedir. Abelhauser bunu zayıflık olarak değil, varoluşun temel taşı olarak okur. Obsesyonel için şüphe, hayata “yerleşmek, oraya sızmak” için bir yoldur. Daha ilginci, şüphe hem arzusunu canlı tutar hem de ondan korunmasını sağlar. Restorandaki adam ne istediğini bilir ama seçtiği anda diğer seçenekler sonsuza dek yok olacağı için kıvranır. Seçim yapmak, onun için yas tutmaktır. Bu yüzden şüpheyi bir sisteme, kararsızlığı bir karara dönüştürür.

Peki bu adam neden karar veremez? Abelhauser’a göre seçim yapmak obsesyonel için işkencedir. Çünkü ne seçerse seçsin, “esas olanı kaybedeceğini” düşünür. En etkili savunma mekanizması ertelemedir. Arzuyu hemen gerçekleştirmemek, onu canlı tutmanın en güvenli yoludur. Obsesyonel için arzunun kendisi, nesnesinden çok daha değerlidir. Adam için “Ya levrek yeseydim?” sorusu, levreğin kendisinden daha lezzetlidir; çünkü levrek yeseydi soru biter, geriye boş bir tabak kalırdı.

Peki obsesyoneli şüpheye ve ertelemeye iten nedir? Abelhauser, psikanalizin temel kavramı jouissance’a başvurur – sıradan keyif değil, sınır tanımayan, acı verici bir aşırı doyum hali. Obsesyonel, erken dönemde yaşadığı bu dayanılmaz haz deneyiminden kurtulamaz. Tekrarından öyle korkar ki, arzusunu gerçekleştirmeyi imkânsız kılarak tehdidi uzaklaştırır. Bu noktada arzu bir ödeve dönüşür: “Ne istiyorum?” değil, “Ne yapmalıyım?” Ve bu ödevin başında “doğruyu” garanti altına almak gelir. Bunu tek başına başaramayacağını bildiği için Öteki’ne sığınır – tıpkı adamın garsona “Ne önerirsiniz?” demesi gibi. Abelhauser’a göre obsesyonel “gerçeğin anahtarlarını Öteki’ne teslim eder” ve sorumluluklardan kaçar. Garson yemeği getirene kadar rahattır; ama yemek gelince yeni şüphe başlar: “Beklemeye değer miydi?”

Abelhauser obsesyonelin başvurduğu dört strateji sıralar: din, kişisel efsane, yalnızlık ve izolasyon. Hepsinin ortak amacı arzunun yarattığı kaygıyı tolere edilebilir kılmaktır. Din, “her şeyi başarabilme” yükünü hafifletir; ama obsesyonel kurtuluşu istemez, çünkü suç onu canlı tutar. Kişisel efsane hayatına anlam kazandırır. Yalnızlık başkalarının istilasından korur. İzolasyon ise farklıdır: kişi, yaptıklarının hiçbir sonucu olmadığına inanarak rahatlar – tıpkı adamın menüyle baş başa kalıp dış dünyayı unutması gibi.

Abelhauser’ın en çarpıcı bölümlerinden biri obsesyonelin düşünce ve söz ile ilişkisidir. Düşünce tehlikelidir, arzuyu gerçekleştirme potansiyeli taşır; bu yüzden onu kontrol altına almak, duygulardan arındırmak ister. Söz ise ele verir, bağlar, tuzağa düşürür. Bu yüzden obsesyonel ya susar ya da kopuk kopuk konuşur. Bu ayrışma, kişinin kendisiyle arasındaki mesafeyi garanti altına almanın bir yoludur.

Tüm bu ağır konuları Abelhauser mizahla anlatır; kitap boyunca Tintin’den Hamlet’e, Batı filmlerinden La Fontaine’e uzanır. Onun obsesyoneli ağlak bir kurban değil; kendi düşmanı, şüpheyi yaşam biçimi yapmış tuhaf ama sempatik bir karakterdir. Restorandaki adam gibi sinir bozucu olsa da hepimize tanıdık gelir.

Peki asıl ders ne? Obsesyon, kişinin arzusuyla kurduğu çarpık ilişkidir. Obsesyonel yaşamak için şüpheye ihtiyaç duyar; şüphe onu arzusuna bağlar. Elbette hepimiz zaman zaman tereddüt ederiz – hangimiz menüde “Acaba?” dememiştir? Ama obsesyonel bunu bir yaşam biçimi haline getirir, işlevselliğini kaybedecek noktaya taşır. Abelhauser’ın “kardeşim” dediği o obsesyonel, hepimizin içinde saklanan, şüpheyle dans eden bir yanımızdır. Onu anlamak, kendimizi anlamak için bir fırsattır. Belki de hayatın en büyük sorusu burada gizlidir: Ne istediğini bilmek ve onu istemeye devam edebilmek…

O restorandaki adam menüsünü kapatıp “Karar verdim” dediğinde, sadece bir yemek seçmiş olmaz; hayatın sonsuz olasılıklarından birini seçip diğerlerine veda eder. Obsesyonelin trajedisi burada başlar: Seçtiğinde kaybeder, seçmediğinde asla yaşayamaz. Bu çıkmaz onu sonsuz şüpheye iter. Ama belki kurtuluş, şüpheyle barışmaktan geçer. Abelhauser’ın dediği gibi: “Şüphe, arzuyu canlı tutar.” Ve belki de hayat, arzuyu canlı tutabilmektir.

Yazarın Yazıları