Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu
Fatma Ece Gödeoğlu
Yazarın Profili
22.09.2026 17:08

Camdan Bir Dünyada Yaşamak

Haber Detay Image

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken rastladığım ufak bir detay, günümüzün ruh hâlini özetliyordu adeta: Genç bir çalışan, katıldığı bir toplantıda yöneticisinin performansını eleştirmesini "ciddi bir travma" olarak nitelendiriyordu. Birkaç gün sonra başka bir haberde, üniversite kampüsündeki farklı bir siyasi görüşe ait tebeşir yazısının öğrencilerde "derin bir güvenlik tehdidi" yarattığı ve acil psikolojik destek istendiği yazıyordu.

Düşündüm de biz ne ara bu kadar camdan bir dünyada yaşamaya başladık?

Hayatın pürüzlerini, tatminsizliklerini ve hayal kırıklıklarını göğüslemek bir zamanlar "büyümenin" ve "olgunlaşmanın" doğası sayılırken bugün her rahatsızlığı bir vakaya dönüştürme konusunda adeta bir yarış hâlindeyiz. İncitici bir şaka "travma", hafif bir fikir ayrılığı "şiddet", hoşumuza gitmeyen her cümle ise "nefret söylemi" oluverdi.

Oysa psikoloji tarihi bu kadar da sığ değildi. Melbourne Üniversitesi'nden psikolog Nick Haslam, 2016 yılında yayımladığı sarsıcı makalesinde bu duruma tam adını koydu: "Kavram kayması". Haslam; istismar, zorbalık, travma, bağımlılık gibi kavramların son elli yılda nasıl lastik gibi uzatıldığını inceledi. Bu kelimeler artık dışa doğru, özgün kapsamına girmeyen sıradan olaylara; aşağı doğru ise ciddiyet düzeyinin çok altındaki ufak tefek pürüzlere uzanıyor.

Özellikle "travma" kelimesinin uğradığı erozyon içler acısı. İlk başta savaş, fiziksel şiddet, ölümcül kazalar gibi insan psikolojisini sarsan o ağır, derin yıkımlara işaret eden bu kelime, bugün şef şikâyetinden tutun da markette istediği markanın kalmamasına kadar her şeyi karşılayan sakız gibi bir sıfata dönüştü.

Sosyolog Frank Furedi'nin yıllar önce işaret ettiği "terapi kültürü" de tam bu noktada devreye giriyor. Modern insan, hayatın olağan çalkantılarını ahlaki ve iradi bir çabayla aşmak yerine, her şeyi profesyonel müdahale gerektiren birer zedelenme olarak okumaya bayılıyor. Ama burada tehlikeli bir tuzak var. Bir şeye "Bu beni travmatize etti." dediğinizde aslında sessizce iki şey itiraf ediyorsunuz: "Zarar gördüm." ve "Bu zarara dayanacak gram gücüm yok."

İşte paradoks tam burada düğümleniyor. Bütün bu kavramsal şişmenin ardında çok iyi niyetli, zarif bir dürtü var: Dünyayı daha şefkatli kılmak, incinenleri korumak, ötekinin sesini duymak. Fakat sonuç, tam tersi bir kabusa dönüşüyor. Gençlere ufak bir eleştiriyi bile birer kurban olarak karşılamalarını öğrettiğimizde onları korumuş olmuyoruz. Aksine, onlara şunu fısıldıyoruz: "Kırılgansın, zayıfsın, bu hayatın rüzgârına dayanamazsın."

Oysa insan ruhu bir kas gibidir; ancak zorlandığında, direndiğinde ve kendi yaralarını sarma pratiklerini denediğinde güçlenir. Her çiziğe kırık muamelesi yaparsak sadece o çiziğin üzerini kapatmış olmayız; tenin kendi kendine iyileşme inancını da kökünden budarız.

Belki de yeniden hatırlamanın vakti geldi: Hayatın köşeleri keskindir, kahveler bazen soğuk, insanlar bazen kaba, fikirler de çoğunlukla uzlaşmazdır. Ve her rahatsızlık travma değildir; bazen sadece hayattır.

Yazarın Yazıları