Bir düşünün …
17 fakülte, 1000 akademisyen, 45 bine yakın öğrenci. Bu ölçekte bir üniversite gerçekten nitelik sıçraması yapabilir mi? Yoksa bu büyüklük, beraberinde yönetilemeyen bir karmaşayı mı getiriyor?
Bugün yükseköğretimde en kritik soru tam da burada başlıyor.. Büyümek mi, derinleşmek mi?
Dev yapılar, zorlaşan yönetim
Bu kadar büyük üniversitelerde yönetim, artık akademik bir mesele olmaktan çıkıyor. Neredeyse bir "holding yönetimi"ne dönüşüyor. Kararlar merkezde toplanıyor, bürokrasi katlanıyor, fakülteler arasındaki koordinasyon ise giderek zayıflıyor. Sonuç mu? Strateji ile uygulama arasında ciddi bir kopukluk. Rektörlük makamı, akademik liderlikten çok bir kriz yönetimi merkezine dönüşüyor.
Peki bu tablo karşısında öğrenci ne görüyor? Devasa amfiler, asistanlara havale edilen uygulamalar, hocalarla kurulamayan gerçek bağlar. Büyüyen sistem, bireysel ilgiyi eritip götürüyor.
Nicelik artıyor, peki ya nitelik?
Öğrenci sayıları hızla artıyor. Ancak aynı hızla akademik kalite artıyor mu? Öğrenciye ayrılan zaman çoğalıyor mu? Mezunların yetkinliği yükseliyor mu?
İş gücü piyasası bu sorulara net bir cevap veriyor: Hayır. Bugün birçok sektörde dile getirilen temel sorun şu: "Diploma var, ama gerekli yetkinlik yok." Bu tablo, açık bir nitelik krizidir. Üniversiteler bilgi üreten kurumlar olmaktan çıkıp, diploma üreten yapılara dönüşme riskiyle karşı karşıya.
Vakıf üniversiteleri: Amaç mı, araç mı?
İşte en kritik tartışma burada başlıyor. Bu büyümenin nedeni ne? Gerçekten eğitim ihtiyacını karşılamak mı? Yoksa finansal sürdürülebilirlik mi? Daha açık soralım: Kâr mı?
Eğer bir üniversite öğrenciyi bir "gelir kalemi" olarak görmeye başlıyorsa, programlarını talebe göre değil, talep yaratmak için açıyorsa, o zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz hale gelir..
Vakıf üniversiteleri kuruluş amacından uzaklaşıyor mu? Ne yazık ki cevap çoğu zaman evet. Rekabet, kaliteyi değil, pazarlama bütçelerini büyütüyor.
Akreditasyon: Çözüm mü, vitrin mi?
Bu noktada devreye akreditasyon giriyor. Kağıt üzerinde her şey mükemmel: Standartlar var, raporlar hazırlanıyor, belgeler tamam. Ama gerçek soru şu: Bu süreçler gerçekten kaliteyi artırıyor mu? Yoksa sadece "her şey yolundaymış gibi görünmesini" mi sağlıyor? Bir tür kamuflaj mı ?
Akreditasyon, doğru uygulanırsa kaliteyi disipline eder. Ama yanlış uygulanırsa bir pazarlama aracına dönüşür. Yani kalite üretmek yerine, kalite görüntüsü üretebilir. Ve işte asıl tehlike burada: Belgelerle süslenmiş bir boşluk.
Sistem ne üretiyor?
Bugün karşımızdaki tablo şu: Büyük üniversiteler, yüksek öğrenci sayıları, standartlaştırılmış eğitim, ama tartışmalı mezun kalitesi. Bu yapı, farkında olmadan şu riski doğuruyor; Üniversiteler, bilgi üreten kurumlar olmaktan çıkıp diploma üreten yapılara dönüşebilir. Oysa bir üniversitenin asıl sermayesi, sınıf mevcutları değil; sorgulayan, üreten, dönüştüren mezunlarıdır.
Sonuç olarak,
Bu konu "üniversiteler kötü" tartışması değil. Bu çok daha temel bir sorgulama.. Üniversite nedir? Kimi yetiştirir? Kime hizmet eder? Ve en önemlisi: Büyüyen sistem, gerçekten değer üretiyor mu?
Akreditasyon, büyüme, finansal sürdürülebilirlik… Bunların hepsi araçtır. Ama amaç unutulursa, araçlar sistemi yönlendirmeye başlar. Üniversite büyüyebilir. Ancak büyürken küçülen şey nitelikse, ortada bir başarı değil, bir yanılsama vardır.
Şimdi tam da bu yanılsamayı sorgulama zamanı.. Çünkü gelecek, en çok öğrenciye sahip olanın değil, en çok sorgulayanı yetiştirenin olacaktır.
Yazarın notu : Bu yazı, büyüme rakamlarının ardındaki boşluğa dikkat çekmek için yazıldı. Eleştiri, çözüm arayışının ilk adımıdır.









