1980'li yıllarda Türkiye, dışa kapalı bir ekonomiden serbest piyasaya geçişin sancılı ama hızlı sürecini yaşıyordu. Dönemin Başbakanı Turgut Özal; Türkiye'nin sadece tekstil veya tarımla kalkınamayacağını, asıl sıçramanın yüksek teknoloji ve bilişimle gerçekleşeceğini öngören ilk devlet adamıydı.
Özal; internetin henüz emekleme aşamasında olduğu bir dönemde, Türkiye'ye bilgisayarı getiren ve bürokrasiyi "otomasyon" adıyla dijitalleştirmeye çalışan liderdi. Teknoparkların yasal zeminini oluşturacak olan üniversite-sanayi iş birliği modelleri ilk kez onun döneminde yüksek sesle konuşulmaya başlandı. 1980'lerin sonunda ODTÜ bünyesinde atılan ilk adımlar, Özal'ın "Batı ile yarışan bir Türkiye" idealinin somut yansımalarıydı.
Özal'ın ektiği bu vizyon, 2001 yılında çıkarılan 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile hukuki bir kimliğe kavuştu. Artık teknoparklar sadece üniversite laboratuvarları olmaktan çıkıp; vergi muafiyetleri ve teşviklerle desteklenen stratejik ekonomik merkezler haline geliyordu. 2000'li yılların başı, Türkiye'de Ar-Ge kültürünün bir "hobi" olmaktan çıkıp devlet stratejisine dönüştüğü yıllardı.
Teknopark hikâyesinin en kritik virajlarından biri, bu yapıların akademik birer kale olmanın ötesine geçirilerek ticaretin merkezine yerleştirilmesiydi. Bu noktada, 2005-2013 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanlığı yapan Murat Yalçıntaş, sürece yeni bir soluk getirdi.
Yalçıntaş'ın başkanlığı döneminde İTO; savunma sanayisinden havacılığa kadar stratejik alanları kapsayan Teknopark İstanbul projesinin en büyük paydaşlarından biri oldu. Yalçıntaş, geleneksel tüccar ile yüksek teknoloji üreten mühendisi aynı masada buluşturdu. Onun vizyonu; Ar-Ge'nin sadece devlet desteğiyle değil, özel sektör sermayesi ve pazar dinamikleriyle büyümesi üzerine kuruluydu. Bu dönemde teknoparklar, yerel girişimlerin yanı sıra küresel teknoloji devlerinin de radarına girdi. Yalçıntaş'ın "ticari diplomasi" tecrübesi, bölgenin uluslararası bir cazibe merkezine dönüşmesine büyük katkı sağladı.
Teknopark İstanbul; günümüzde "devlet-özel sektör-akademi" üçlü sarmalının en başarılı uygulama modellerinden biridir. Kurucu ortakları arasındaki iş birliği, projenin sıradan bir teknoloji bölgesi değil, milli bir güvenlik ve kalkınma hamlesi olduğunu kanıtlamaktadır:
- T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB)
- İstanbul Ticaret Odası (İTO)
- Havaalanı İşletme ve Havacılık Endüstrileri A.Ş. (HEAŞ)
- İstanbul Ticaret Üniversitesi (İTİCÜ)
- Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş. (STM)
2010 yılında Murat Yalçıntaş'ın İstanbul Ticaret Odası (İTO) başkanlığı sırasında kuruluşu tamamlanan İstanbul Teknopark, Türkiye'nin tam bağımsızlık sembolü olan pek çok projeye ev sahipliği yapmaktadır:
MİLGEM (Milli Gemi): Türkiye'nin kendi savaş gemilerini tasarlayıp inşa ettiği bu devasa projenin mühendislik ve tasarım çalışmaları büyük oranda burada gerçekleştirildi. Gemilerin komuta kontrolden sonar sistemlerine kadar kritik tüm bileşenleri bu kampüste geliştirildi.
İHA ve SİHA Yazılımları: Bayraktar TB2, AKINCI ve ANKA gibi sistemleri "akıllı" kılan gömülü yazılımlar ve otonom algoritmalar bu bölgedeki Ar-Ge ofislerinde optimize edildi.
ALTAY Tankı ve Zırhlı Araçlar: Tankın hareket halindeyken hedefi tam isabetle vurmasını sağlayan atış kontrol ve stabilizasyon sistemleri bu ekosistemin birer ürünüdür.
Havacılık ve Motor Teknolojileri: TS1400 Gökbey helikopter motoru gibi dışa bağımlılığı bitiren projelerin tasarım ve simülasyon süreçleri burada koordine edilmekteydi.
Özal'ın "zihniyet devrimi" ile başlayan, Yalçıntaş gibi isimlerin iş dünyası tecrübesiyle şekillenen ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla taçlanan bu süreç; bugün 1000'e yakın şirketiyle Avrupa'nın en büyük savunma sanayii kümelenmesini doğurmuştur. Türkiye artık sadece tüketen değil, dünya devleriyle yarışan bir teknoloji eko sistemine sahiptir.









