Yeşim Mutlu Yazıları

Yeşim Mutlu

Simone Zeffiro ile Görünmeyenin Peşinde

21.05.2026 06:39
Haber Detay Image

İtalyan fotoğraf sanatçısı Simone Zeffiro ile ışığın, gölgenin, sessizliğin ve insan ruhunun görünmeyen katmanları üzerine derin bir söyleşi.

Hayatta hiçbir şey tesadüf değil; sadece zamanı geldiğinde yolumuzun kesiştiği anlar var. Ve bazen tek bir fotoğraf, sınırları aşan uzun bir diyaloğun başlangıcı olabiliyor. Simone Zeffiro’nun çalışmalarına ilk kez LinkedIn’de rastladığımda beni etkileyen yalnızca ışık kullanımı değildi. O karenin içindeki sessizlik, bunun sıradan bir sanat karşılaşmasından daha fazlasına dönüşeceğini hissettirmişti.

Yaklaşık iki aya yayılan bu röportaj süreci boyunca sanat, fotoğraf, insan doğası ve “görünmeyen” üzerine uzun konuşmalar yaptık. Ortaya çıkan metin yalnızca klasik bir soru-cevap değil; fotoğrafa ve hikâye anlatıcılığına aynı tutkuyla yaklaşan iki insanın zamanla ortak bir yaratıcı zeminde buluşması oldu.

Uluslararası Fotoğraf Ödülleri’nden (IPA) aldığı derecelerle başarısını kanıtlayan ve dünyaca ünlü Hasselblad tarafından 'Ayın Fotoğrafçısı' unvanına layık görülen İtalyan fine art fotoğraf sanatçısı Simone Zeffiro, bu röportaj için bazı özel eserlerini ilk kez paylaşmayı kabul etti. Şimdi sizleri, onun ışık, gölge ve sessizlik arasında kurduğu o görünmeyen dünyalara doğru bir yolculuğa davet ediyorum.

Mimari çekimlerinde sadece taşları ve gölgeleri değil, geçmiş yaşanmışlıkların geride bıraktığı belli bir "sessizliği" de fotoğraflıyor gibisin. Senin için eski bir binanın veya boş bir koridorun fısıldadığı en güçlü duygu nedir?

Belirli bina ve yapı türlerinden, özellikle de terk edilmiş ve kullanılmayanlardan her zaman büyülenmişimdir. İnsanın yok edilemez gibi görünen bir şeyi tasarlayıp yaratma ve ardından onu kaderine terk etme yeteneği beni hep çarpmıştır.

Örneğin "The Lost House" (Kayıp Ev) serimde konu, yetimhaneye dönüştürülmüş eski bir köy okuluydu. Orayı doğa olaylarına terk edilmiş ve zamanla yıpranmış halde görmek; bir zamanlar o çatının altında yaşayan çocukları düşününce büyüleyici hale gelen bir melankoli ve üzüntü hissi veriyordu. O mekanın, mimari yönünü de vurgulayarak hak ettiği güç ve dramla belgelenmesi gerekiyordu.

Geçmiş zaman kipiyle konuşuyorum çünkü o bina sonunda yıkıldı. Şu an o konumdan geçen hiç kimse hiçbir şey görmüyor; sadece kırsalla birleşen boş bir alan var. O seriyi yarattığım için mutluyum: Bu sayede, onu yaratan eller tarafından silinen bir yer, benim imgelerim aracılığıyla var olmaya devam edecek.

Yüksek kontrastlı siyah-beyaz tarzın dünyayı gri alanlarından arındırıyor, onu mutlak özüne indirgiyor gibi görünüyor. Bu keskin kontrast, iç dünyandaki bir netlik arayışı mı, yoksa hayatın içindeki gizli trajedilerin bir yansıması mı?

Kültürde, haklarda, bireylerin ve kitlelerin alışkanlıklarında sürekli bir ortak payda arayışının olduğu tarihi bir dönemde yaşıyoruz. Her şeyi gri alanlara uydurma yönünde bir çaba var, oysa ben birçok şeyin sadece siyah ya da beyaz olduğuna inanıyorum. Siyah ve beyazı görme ve yaratma biçimim, zihniyetimin sanatsal bir tezahürüdür. Bu iki uç arasındaki güçlü kontrastın -yalnızca kesinlikle gerekli olduğunda gri tonlara izin vererek- gerçekliği daha iyi temsil ettiğini düşünüyorum. En azından, benim gerçekliğimi.

“Görünmeyen"i (The Unseen) keşfettiğin son serinde, nesnelerin ötesindeki boşluğa odaklanıyorsun. Fotoğraf makinesini sadece deklanşöre basmak için değil, görünmeyeni görünür kılmak için bir "anahtar" olarak kullandığını söyleyebilir miyiz? O boşluğun içinde ne saklıyorsun?

Bunun illa ki bir boşluk meselesi değil de, daha ziyade görünüşlerin arkasına gizlenmiş olan, "görünmez olan" ile ilgili olduğuna inanıyorum. Gündelik koşturmaca, bir miktar yüzeysellikle birleştiğinde bizi genellikle nesneleri sadece kullanım amaçlarına göre görmeye yönlendiriyor. Oysa doğa ve hatta günlük hayatımızın parçası olan basit nesneler bile, bir bakış açısı değişikliğiyle çok daha büyüleyici bir şeyi ortaya kaldırabilir.

Son serim olan "The Illusive Architecture"da (Yanılsamalı Mimari) tam olarak bunu yapmaya çalıştım: Bakışı yanıltmak ve görkemli bir kayalık manzara yaratmak için rulo halindeki ham paketleme kağıdı gibi basit bir öğeyi kullandım. Bu vakada da, gerçeğe yakın bir sonuç elde etmek için ışık ve gölge yönetimi esastı. Genel olarak konuşmak gerekirse, en azından benim için ilhamın mutlaka içsel bir boşluktan çıkması gerekmiyor. Bazen bir sezgiden veya bir olayın tamamen tesadüfen meydana gelmesinden doğabiliyor.

Paylaştığın o dramatik el figürleri -neredeyse çaresizce uzanan eller- bana sadece bir bireyi değil, insanlığın kolektif acısını ve arayışını anımsattı. Bu eller kurtuluşu mu arıyorlar, yoksa sadece "buradayım" mı demeye çalışıyorlar?

Bu fotoğraf Tayland'ın Chiang Rai kentinde, yaygın olarak Beyaz Tapınak olarak bilinen Wat Rong Khun'da çekildi. Budist inancına göre, topraktan yükselen bu eller, aydınlanmaya ulaşmak için kişinin yenmesi gereken arzu ve açgözlülüğü temsil eder.

Ancak Batı Hristiyan kültürü ve inancıyla şekillenmiş olan benim bakışım farklı bir şey gördü: Kurtuluş ve teselli arayan muazzam bir ruh kalabalığı. Bu, hipnotize edici olduğu kadar dehşet verici bir görüydü. Monokrom tercihi neredeyse kaçınılmazdı; tapınağın beyaz alçısı bu üslup yönünü bizzat dikte ediyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu karelere baktığımda, vizörden bakarken basit bir gezi belgesi değil, olumlu ya da olumsuz derin hisler uyandırabilecek imgeler yarattığımı fark ettiğim o anı hâlâ yaşıyorum.

Basit bir brokoliye bile bir anıt, bir ağaç veya devasa bir yapı heybeti kazandırabiliyorsun. Gündelik nesnelerin içindeki o saklı görkemi keşfederken zihnin nasıl bir dönüşüm geçiriyor?

Kodlanmış veya iyi tanımlanmış bir mekanizma olduğuna inanmıyorum. Belirttiğim gibi, sanatsal vizyon genellikle hiç beklenmedik bir anda gelir; bazen ise potansiyel bir kare üzerinde aylarca düşünebilirim. Asla birbirinin aynısı veya tekrarlanabilir bir süreç değildir. Bu çok monoton olurdu, sen de katılmaz mısın?

Bahsettiğin, basit bir brokoli ölü doğası (still life) olan o fotoğraf, çevremizin aslında ne kadar şaşırtıcı şeyler saklayabileceğini gösteriyor. Doğanın kendi başına bir sanat formu olduğunu ve ona sanatsal bir vakar kazandırmak için onu "sadece" yorumlamaya çalışmamız gerektiğini kanıtlıyor. Bu öznenin her bir milimetresi, o muazzam karmaşıklığı içinde, bir Hasselblad orta format sisteminin kullanımı sayesinde en yüksek seviyede yansıtıldı. Bu sistem, görsel etkiyi büyütmeme ve sıradan bir nesnenin kadim, asırlık bir ağacın heybetine benzemesine yardımcı oldu.

Eserlerinde zaman sanki askıya alınmış gibi. Fotoğrafların ne geçmişe ne de geleceğe ait; sadece sonsuz bir "an"da asılı kalıyorlar. Simone için fotoğraf çekmek, zamana karşı kazanılmış bir zafer midir yoksa ona teslimiyet mi?

Öncelikle bir tespitle başlamak isterim. Dijital teknolojinin ve sosyal ağların etkisiyle fotoğraf çekmenin mecburi bir günlük alışkanlık haline geldiği tarihi bir dönemde yaşıyoruz. Kullanım, istismara dönüştü. Analog dönemde, maliyetler ve banyo için gereken süre göz önüne alındığında, çok daha yüksek bir farkındalık düzeyiyle çekim yapılırdı.

Basılı bir fotoğrafta eşsiz bir şiirsellik vardır: Aileye veya geçmiş bir yaza ait fiziksel bir görüntüyü elinde tutarak bir anıyı anında canlandırma gücü. Bugün bu ritüel neredeyse kaybolmuş durumda. En titiz olanlar için fotoğraflar bir sabit diskte kataloglanmış dosyalardır; geri kalan herkes için ise akıllı telefonda yer kaplayan megabaytlardan ibarettir.

Soruna cevap verecek olursam; bir fotoğrafın, belirli bir anın şimdiki zamanına demirlenmiş, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü görevi gördüğüne her zaman inandım. Sanatsal çalışmalarımda zamansız bir şey yaratmaya çabalıyorum: Dönemden veya gözlemciden bağımsız olarak takdir edilebilecek eserler.

İtalyanın zengin sanat tarihi ve estetiğiyle çevrelenmiş olarak büyüdün. Ancak çalışmalarında bu estetik, modern bir melankoliyle harmanlanıyor. Rönesans’ın ışığı mı yoksa günümüzün gölgeleri mi seni daha çok besliyor?

Sadece fotoğrafçılıkta değil, sanatın tüm formlarında ilhamın her iki yönden de beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Her birimiz, yetiştirilme tarzımız ve çevremizle şekillenen bir estetik beğeni geliştiririz. Bu ikisinden yalnızca birine dayanmak kısıtlayıcı olurdu. Kültürel mirasımız sayesinde, şimdiki zamanı deneyimlemek ve yorumlamak konusunda daha donanımlı olduğumuza ve nihayetinde tamamen bize özgü bir şeyler üretebildiğimize inanıyorum.

Benim dünyamda bir yazarın kelimeleri ile bir fotoğrafçının deklanşörü aynı amaca hizmet eder: Anın ruhunu ve uyandırdıklarını mühürlemek. Kendi fotoğrafçı kimliğimle senin karelerine baktığımda, her görüntünün ardında bitmemiş bir hikaye duyuyorum. Deklanşöre bastığın an, zihninde o görüntüye eşlik edecek spesifik bir cümle oluşuyor mu? Yoksa fotoğraf, kelimelerin bittiği yerde mi başlıyor?

Yorumunun tam isabet olduğunu itiraf etmeliyim. Ben de eserlerimi çoğu zaman sanki ikinci bölümlerini bekliyorlarmış gibi algılıyorum. Buna rağmen ilhamım; onu tanımlayacak kelimelerden veya metinden yoksun, saf bir görü ve saf bir duygu olarak kalıyor.

Önce fikir gelir, sonra çekim yapılır ve hemen ardından ritüelim başlar: Görüntüyü analiz ederim, işlerim ve tatmin olduğumda her şeyi kapatırım. İyi bir şarap gibi demlenmeye bırakırım. Eğer ertesi gün ona tekrar baktığımda, yaratım sürecinde hissettiğim duygunun aynısını hissedersem, onu onaylarım ve resmi olarak arşivime girer. Kelimeler bu ritüele asla dahil olmaz. Bu nedenle, eserlerini en ince ayrıntısına kadar tanımlama yeteneğine sahip sanatçılara büyük hayranlık duyuyorum. Şahsen ben bunu yapmakta zorlanıyorum.

Sanatın, coğrafyaları aşan köprüler kurduğuna inanıyorum ve bizim diyaloğumuz bunun bir kanıtı. Fotoğrafın gücünün, dünyanın kaosunu az da olsa yatıştırabileceğine ve insanları ortak bir "sessizlikte" birleştirebileceğine inanıyor musun?

Farklı şekillerde söyleyecek çok şeyi olan iki insan arasında hızla güzel bir diyaloğa dönüşen bu röportaj, farklı ülkeler ve kültürler arasında bir köprüyü temsil ediyor. Fotoğraf, tıpkı yazmak, resim yapmak veya heykel yapmak gibi, dili ve coğrafyayı aşan bir ifade biçimidir. Her zaman böyleydi ve inanıyorum ki her zaman da böyle kalacak.

İtalya'dan bir sanat ve kültür ülkesi olarak bahsettin ancak Türkiye kesinlikle ondan daha az önemli değil. Her yıl pek çok İtalyan'ın ülkenin harikalarına genel ve ritüel duygusuna hayran kalmak için Türkiye'yi ziyaret etmesi tesadüf değil. Bence en önemli şey, bu kültür ve sanat alışverişini birbirimize duyduğumuz derin saygıyla kucaklamaktır. Gerekli olan o sessizlikle.

Yeşim, izin ver bu diyaloğumuza son bir düşünce ekleyeyim. Bu an ve birlikte yarattığımız bu sayfa için sana içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Bu, senin benim vizyonumu araştırmak ve anlamak için gösterdiğin o büyük çaba olmasaydı mümkün olmazdı. Dünyama gerçekten girdin ve onun en derin nüanslarını yakaladın. Hiçbir soru tesadüfi değildi ve hiçbir önerme klişe değildi. Senin içten, profesyonel ve derinlikli yaklaşımın bu diyaloğu benim için gerçek bir zevke dönüştürdü.

Simone, çok zarifsin.

Simone’un çalışmalarına gösterdiği titizlik ve detaylara yaklaşımı, bana yalnızca bir röportaj deneyimi değil, aynı zamanda sanat üzerine yeniden düşünme alanı sundu. Onun 'büyük bir çaba sarf etmedim' diyerek mütevazılıkla paylaştığı her bir özel kompozisyon, aslında zamanın ve emeğin sanata adanmış en kıymetli göstergesi.

Bazı fotoğraflara yalnızca bakılmaz; onlar uzun süre zihnin içinde yaşar. Simone’un siyah-beyaz dünyası da tam olarak böyle bir etki bırakıyor. Fotoğraf, kelimelerin anlatamadığını sessizlikle anlatabiliyor. Belki de sanatın evrensel tarafı tam olarak burada başlıyor.

İtalya’dan Türkiye’ye uzanan bu yaratıcı paylaşımın ilk durağına eşlik etmek benim için büyük bir mutluluk. Sevgili Simone, bu içten ve derinlikli yolculuk için teşekkür ederim. Işığın, gölgelerin ve görünmeyeni arayan bakışın hep yeni hikâyeler üretmeye devam etsin.

YSM

Simone Zeffiro Kimdir?

Yirmi yılı aşkın sektörel deneyimiyle tanınan ödüllü İtalyan Fine Art fotoğrafçısı Simone Zeffiro, çalışmalarında mekânı, zamanı ve duyguları felsefi bir derinlikle yorumlar. Fotoğraf dünyasının en ikonik markalarından biri olan Hasselblad tarafından "Ayın Fotoğrafçısı" seçilerek uluslararası arenada adından söz ettiren sanatçı, aynı zamanda prestijli IPA - International Photography Awards (Uluslararası Fotoğraf Ödülleri) kapsamında Mimari, İç Mekân ve Güzel Sanatlar Manzara gibi farklı kategorilerde çok sayıda mansiyon ve tescilli başarı ödülünün sahibidir.

Eserleri Londra'dan Cleveland'a kadar dünyanın pek çok seçkin sanat galerisinde sergilenen ve küresel yayınlarda yer alan Zeffiro; dijital çağın getirdiği görsel tüketime karşı analog dönemin farkındalığını, yüksek kontrastlı siyah-beyaz tarzı ve "ışık ile sessizliğin mimarisi" olarak tanımladığı özgün vizyonuyla günümüze taşımaktadır.

Yazarın Tüm Yazıları