Bir Şeye Gerçekten Bakabildiğimiz Son Zamanlar …
Bazen bir görüntünün karşısında ne zaman durduğunuzu hatırlıyor musunuz?
Gerçekten durduğunuzu?
Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum…
…Ama acelem yoktu. Görmek, zamana yayılan bir karşılaşmaydı; bakılan şey kadar, bakanın da kendine yaklaştığı bir yerdi. Ve o zaman, hâlâ bana aitti.
Görüntüler durmaksızın akıyor; hiçbiri tamamlanmadan, hiçbiri yerleşmeden, biri diğerinin izini silerek var oluyor.
Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
Henüz kendi yüzümüzle karşılaşmadan, başkalarının hayatlarıyla karşılaşıyoruz.
Daha suyla temas etmeden, onlarca yüz, onlarca hayat, sürekliliğini yitirmiş onlarca 'an' gözümüzün önünden akıp geçiyor.
Birinin kahvaltısı, birinin acısı, birinin başarı hikâyesi…Hepsi aynı hızda, aynı yüzeyde, birbirine değmeden geçip gidiyor.
Hiçbirine gerçekten değmeden; hiçbirine nüfuz edemeden.
Bir çocuğun gülüşüyle bir savaş görüntüsü aynı hareketle geçiliyor.
Aralarında duracak bir mesafe kalmıyor; anlamın yerleşebileceği hiçbir boşluk açılmıyor.
… Sanat da tam bu hayatın içinden geçiyor.
Bir sergiye gidiyorsun.
İnsanlar eserlerin önünde durmuyor artık, önünden geçiyor.
Fotoğraf çekiliyor, paylaşılıyor, devam ediliyor.
Bir işin karşısında kalmak neredeyse tuhaf bir davranış gibi.
Sanki durursan geri kalacakmışsın gibi; oysa durmak, belki de tek ilerleme biçimi.
Bir dost meclisinde otururken bunu fark etmek zor değil aslında—ama fark etmek için bile bir an durmak gerekiyor.
Karşındaki insan konuşurken, gözlerin onda kalmıyor; bir anlığına tutuluyor, sonra çözülüyor.
Dikkat artık bir yerde ikamet etmiyor; sürekli yer değiştiriyor.
Masadaki telefon, camdan geçen bir gölge, arka planda titreşen bir ekran… Hepsi aynı anda çağırıyor.
Ve insan, fark etmeden bölünüyor.
Artık dinlemek dediğimiz şey, kesintisiz bir yönelme değil; araya giren boşluklar, kopuşlar ve yarım kalan temaslarla örülü.
Söylenen cümleler duyuluyor belki, ama karşılığını bulamıyor. Çünkü dikkat sürekliliğini kaybettiğinde, anlam da tutunacak bir zemin bulamaz.
Oysa sanat, tam da o "geri kalma" anında başlar.
Bir annenin çocuğuna bakışı mesela…
Orada hız yoktur.
Orada tüketim yoktur.
O bakış, zamanın dışında bir şeydir; saf bir yönelme, kesintisiz bir dikkat hâli.
Ya da birinin yas tuttuğu an…
Kimse acele etmez.
Hiçbir şey hızlı değildir.
Çünkü bazı duygular, hızla taşınamaz; zamana direnerek var olurlar.
Ama biz gündelik hayatın içinde bu yavaşlığı kaybettik.
Yemek yerken,
yürürken,
beklerken bile o anı doldurmak zorunda kalıyoruz…
Boşluk kalmasın istiyoruz; çünkü boşlukla karşılaşmak, kendimizle karşılaşma ihtimalini taşır.
Oysa insan, en çok boşlukta kendine rastlar.
Sanatın bugün hissettiği yorgunluk da biraz buradan geliyor.
Her şeyin sürekli görünür olduğu bir dünyada, bir şeyin gerçekten görülmesi zorlaştı.
Ve bu sadece sanatın değil, insanın da kaybı.
Çünkü bir şeye bakabilmek, biraz da kendine katlanabilmektir.
Orada kalabilmek.
Hemen anlamamak.
Biraz sessizliğe razı olmak.
Belki de bu yüzden bugün yapılabilecek en insani şey çok basit:
Bir şeyin karşısında durmak.
Gerçekten bakmak.
Hemen geçmemek.
Bir yüze, bir ağaca, bir çizgiye…
Ve o karşılaşmanın bizde neyi dönüştürdüğünü fark etmek.
Belki sanat da buraya dönmeli.
Daha fazla bağıran işler yerine,
daha çok bekleyen işler.
Hemen anlaşılmak istemeyen,
izleyiciyi durmaya zorlayan; onu kendi iç süresiyle baş başa bırakan.
Çünkü bazen bir şeyi anlamak için bilgi yetmez.
Zaman gerekir; hatta bazen zamana katlanmak gerekir.
Ve belki de uzun zamandır ilk kez, bir şeye gerçekten bakmak, aynı zamanda kendimizi kaybettiğimiz yerden geri çağırmaktır









