O gün Gustav Klimt’in atölyesinde her şey yarım bir dokunuş hissi taşıyordu.
Yerde altın yapraklar vardı.
Masadaki boyalar açıktı, fırçalar bırakıldığı yerde durmuştu.
Duvara yaslanan kadın portrelerinin bazılarında gözler eksikti, bazılarında eller.
Sanki Klimt birazdan geri dönüp son dokunuşu yapacaktı.
Ama dönmedi.
Çünkü o gün, ressam da tablolarıyla birlikte yarım kaldı.
Gustav Klimt öldüğünde atölyesinde yarım kalmış kadınlar silüetleri vardı.
Kimisinin yüzü çizilmişti ama gözleri hâlâ boşluğu dolduracak gibi bakıyordu.
Kimisinin saçları altın gibi işlenmişti, fakat elleri hiç var olmamış gibiydi.
Sanki ressam, onların ruhuna kadar yaklaşmış ama son dokunuşu yapmaya ömrü yetmemişti.
Bir tablonun yarım kalması bazen teknik bir eksiklik değildir.
Bazen bir insanın dünyaya söylemeye çalıştığı son cümlenin boğazında susmasıdır.
Klimt’in o yarım kalmış kadın silüetleri bugün hâlâ insana tuhaf bir hüzün verir.
Çünkü bakarken şunu hissedersin:
Birileri onları tamamlamaya çalışabilir ama hiçbir fırça, ressamın son nefesiyle birlikte kaybolan o duyguyu geri getiremez.
Ve belki de bu yüzden o tablolar insana bu kadar yakındır…
Çünkü eksiktirler.
Tıpkı yarım kalan vedalar gibi.
Tıpkı söylenemeyen son sözler gibi.
Tıpkı bir insanın, tam sevecekken hayattan çekilip gitmesi gibi.
İnsan zaten hayata hiçbir zaman tamamlanmış biri olarak dokunamaz.
Hep yetişemediği bir şey vardır;
geç kalınmış bir sarılma,
ertelenmiş bir cümle,
bir daha dönülemeyecek bir an.
Bu yüzden bazı eksiklikler kusur gibi görünmez.
Bir yaranın kapanmaması gibi,
bir evin içinde yıllarca kalan sessizlik gibi yaşar insanın içinde…
Ve bazı tablolar tamamlanmadıkları için ölümsüzdür.
Çünkü insan, kendini en çok bitmemiş şeylerin içinde tanır.









